GÜNDEM

Bizim mahallenin insanları

Son yıllarda birçok ürüne yapılan zam vatandaşı ne yazık ki ‘kuru ekmeğe’ muhtaç etti.  Bizim mahallemizin insanları ‘fırıncılar’ ise soframızı ekmeksiz bırakmadı
SULTAN GÜMÜŞ - ÖZEL HABER
Fırıncılık insanlık tarihinde çok eski bir meslek. Şehirlerde oturan insanlar hemen her gün kapısından içeri bir kere girer. Türk milletinin ise beslenme alışkanlıkları arasında ekmek çok önemli bir yer tutar. Çoğu insan ekmekte seçicidir; kullanılan buğday, öğüten değirmen, hamuru hazırlayıp pişiren usta önemsenir. Genellikle hamuru yoğurup pişiren fırıncılar ise alçak gönüllü, tevazulu, güzel düşünen, hoş görülü, sabırlı insanlardır. Sebebini sorduğumuzda da; “Fırıncı, hamurla yoğrulur, kazanda mayalanır, fırında pişip olgunlaşır” derler. İzmir’in Çiğli İlçesi Köyiçi Mahallesi’nde odun fırını çalıştıran Fırıncı Selahattin Yiğit de alın teri döken kişilerden biri. Köprünün başındaki fırınında her tarafı un olmuş kocaman radyosu sürekli açık olur, kapının önünden geçenler bile kulak kabartır. Sokaktakiler türkü dinleye dururken, bizler pirimiz ‘somuncu babayı’ dinleyelim…



24 YILLIK FIRINCI
“Somun pişirmek sanattır, marifettir, hüner ister. Ben bu işi aşk ile yapıyorum” diyerek, ekmekler pişerken sohbete başlıyoruz... Ekmek konusunda iddialı sözler söyleyen Selahattin Yiğit’in fırıncılığı çok sevdiğini kendisiyle konuşunca anlıyorsunuz. 1978’de dünyaya gelen Selahattin Yiğit, 16 yaşında Erzurum’un İspir kazasından İzmir’e gelmiş. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi memleketinde okumuş. Köyde büyükbaş hayvancılık işinde küçük yaşta babasına yardım edermiş. 1994 yılında daha çocuk yaşta doğduğu topraklardan ayrılmış. “İş için çıktım” dedi, “Çocuk yaşta iş için mi çıktın?” diye sorduğumuzda ise “Çocuk değildim, 16 yaşındaydım” cümleleriyle itiraz etti. Arkasından şunları ekledi: “Ekmeğimin peşinden geldim, akrabalar beni buraya çektiler. 24 yıldır fırıncılık yapıyorum. Uzun zamandır İspir’e gidemedim. ‘Memleketini özlemedin mi?’ diye soranlar oluyor. Özlemez olur muyum?”



PİRİMİZ SOMUNCU BABA
Yiğit, İzmir’de akrabalarının yanında ekmek fırınında çalışmaya başlamış. Usta olunca bir ara işini İstanbul’da yapmaya karar vermiş; 10 yıl orada kalmış. Sonra tekrar İzmir’e dönmüş. Fırıncılığa İzmir’de devam etmeye karar verince İzmir Çiğli Köyiçi Mahallesinde fırın açmış. Hamurları fırına atarken Yiğit’in yanına gittik. Bir yandan hamurları fırına yerleştirdi, öte yandan da pişenleri çıkardı. Boş vakti yoktu. Selahattin Yiğit, çocuk yaştan bu yana ekmek fırınında çırak olmuş, işçi olmuş, usta olmuş. Bu işi çok severek yaptığını söylüyor. Aslında onu seyrederken bu işten ne kadar keyif aldığını fark ediyoruz. ‘Bu işte ben en iyisiyim’ der gibiydi. “Ben bu işe aşığım” diyen Yiğit’e “Somuncu Baba’yı bilir misiniz?” diye sorduk. “Bilmem mi? Meslekte pirimiz. Bursa’da ekmek yaptığı semtte gezersen hala onun yaptığı ekmeklerin kokusu burnuna gelir” şeklinde anlattı. Yaptığı işin kutsallığını aktarmaya çalışıyordu.
MARDİN’DEN KONYA’YA…
Buğdayı Mardin’den alıp, Konya’da öğüttürüyormuş. Bunu duyunca işin hassasiyetini anladık. Biz ekmeği sadece sofrada görüyoruz. Belki de toplum olarak ekmek ustalarının bu hassasiyetinin farkına varırsak ekmek israfı çok az olur.“İşine aşkla sarılacak, severek yapacaksın. Ustalık marifetini ortaya koyacaksın. Laf olsun diye yaparsan her gün çiftlik hayvanlarına çuval çuval ekmek verirsin. Ekmekten, fırından anlayacaksın. Bizim fırın meşe odunuyla ısıtılıyor. Elektrik, doğalgaz da olsa fark etmez. Ekmeği ekmek yapan, işçidir, ustadır” ifadelerini kullanan Yiğit’ten bu lezzetli köy ekmeklerinin sırrını da sorduk. Yiğit, şunları kaydetti: “On dört saat hamurun beklemesi yani mayalanma. Hamuru kazandan çıkardıktan bir saat sona mayalanır. Ben 7 saat sonra hamuru işliyorum. Yani hamur yoğrulmaya başladıktan 14 saat sonra ekmek oluyor. Normalde bu süre 3-4saattir. Ekmeği yapmana değecek. Hakkını vereceksin. İnsanlar yediği ekmekten memnun olacak.” Selahattin Usta, raftan hamur tahtasını alıyor, boş tahtaları yerine koyuyor. Uzun tahta kürekle fırına hamurları sürüyor, pişenleri tezgahın üzerine çıkarıyor. Bir ara verip yan taraftaki külhana meşe odunlarını atıyor. Külhanın içini bizlere yakından gösteriyor, odunlardan alevler yükseliyor.
“FIRINCILARIN SOSYAL HAYATI YOK”
İşin zorluklarını sorduğumuzda ise Yiğit, şöyle devam ediyor: “Bu işte çalışanların sosyal hayatı yok. Kendine zaman ayıramazsın. Aile hayatınız sıkıntıya girer. Çocuklarınız sensiz büyürler. Bu çok zor bir durumdur. Fırınlarda tatil olmadığından kimse çalışmak istemiyor. Bu sektörde arkamızdan gelen yok. İstirahat, uyku sınırlı, gece beş, altı saat uykuyla yetiniyoruz. Hafta sonları tatil olması gerekir, hiç değilse haftada bir gün. Yedek usta olmadığından dinlenmek mümkün olmuyor. Hafta sonu tatil olsa ekmek israfı da azalır. Çalışanlar da dinlenmiş olurlar. Geliri, Allah’a şükür memnunuz, yalnız iş zor. Yaz, kış sıcağın karşısında insanın sağlığı bozuluyor. Sürekli ayaktasın, meslek hastalığı denilen dolaşım bozuklukları ortaya çıkıyor. Hastaneye gidecek vakit yok. Hamur seni beklemez; zamanında fırına girmesi gerekir.”
EKMEK İÇİN EMEK… 
Selahattin Usta, her gün gece dörtte kalkıp fırına geliyor, hamurları kontrol ediyor, fırını yakıyor, etrafı temizliyor. Diğer çalışanlar ise yavaş yavaş sonradan geliyorlarmış. Sabaha ekmek yetişecek. Francalalar, çavdar ekmekleri, arkasından pideler fırına atılıyor. Öğlen 12’den sonra köy ekmeğinin zamanı gelmiş oluyor. Eskiler pide hariç hepsine ‘somun’ dermiş, şimdi somun da çeşitlenmiş… Ekmek için emek veren Selahattin Usta, kuru ekmeğe muhtaç olan ama şimdiler de onu dahi bulmak da zorlanan insanlarımıza sadece sıcak ekmek değil, o hatırımıza dahi zor gelen samimi ortamları sunuyor.