SIYASET

CHP’li Bağcıoğlu: Önce Kuvvet Yapısı, Sonra İhraç

TSK envanterindeki gemilerin ihracına tepki gösteren Bağcıoğlu, hava filosu, askeri sağlık sistemi ve Doğu Akdeniz politikalarına ilişkin dikkat çeken açıklamalar yaptı

Berkay Erden - Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Milli Savunma Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Yankı Bağcıoğlu, İzmir’de basın toplantısı düzenledi. CHP İzmir İl Başkanlığı’nda gerçekleştirilen toplantıda Bağcıoğlu, Türkiye’nin savunma politikalarına ilişkin değerlendirmelerde bulunurken, güncel gelişmelere dair partisinin görüşlerini kamuoyuyla paylaştı. Toplantıda dış politika ve bölgesel güvenlik başlıklarının yanı sıra Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yapısal sorunlarına dikkat çeken Bağcıoğlu, savunma sanayi projeleri, askeri sağlık sisteminin yeniden tesisi, personel özlük hakları ve afetlere müdahale kapasitesi konusunda kapsamlı öneriler sundu. Bağcıoğlu, milli güvenliğin yalnızca askeri teçhizatla değil, kurumsal yapı ve insan kaynağıyla güçlendirilebileceğini vurguladı.

ŞEHİTLER ANILDI

Bilgilendirme konuşmasına Balıkesir’de düşen F-16 uçağında şehit olan İbrahim Bolat’ı anarak başlayan Bağcıoğlu, “Bu bilgilendirmede; güvenlik durumu, savunma sanayi ve kuvvet planlaması, güncel gelişmeler ve personel ile ilgili konularda tespit, değerlendirme ve önerilerimizi aktaracağım. Değerli basın mensupları, ŞEHİTLER 9’uncu Ana Jet Üs Komutanlığı-Balıkesir’den kalkış yapan bir F-16 uçağımızın kaza kırıma uğradığını ve pilotumuzun şehit olduğunu büyük üzüntü ile öğrendik. Semalarımızın güvenliği için şehit olan kahraman pilotumuz Hv.Plt.Bnb. İbrahim Bolat’a Allah’tan rahmet, ailesine ve silah arkadaşlarına başsağlığı diliyorum. 6 sene önce, Suriye- İdlib’de askeri birliğimize Rusya Federasyonu tarafından yapılan hava saldırısında 34 Şehit verdik. Yardıma giden ambulanslar bile saldırıya uğradı. Şehitlerimizi de katillerini de tedbir almayarak olaya sebebiyet veren makam ve yetki sahibi sorumluları da unutmadık, unutmayacağız. Aziz ve Yiğit ruhları şad olsun. SİLAH ARKADAŞLIĞI ve VEFA Bahriye üniformasını 44 yıl boyunca şerefle taşıyan, emrinde görev yapmaktan onur duyduğum emekli Koramiral Aydan Erol ebediyete uğurlandı. Cenazede askerî tören yapılmadığına, hayatı boyunca namusunu koruyacağına yemin ettiği Türk bayrağının tabutuna sarılmasının dahi çok görüldüğüne dair acı bir manzaraya şahit olundu. Bayrağımız, bir akrabası tarafından tabutuna örtüldü, üniformalı fotoğrafı ise ailesi tarafından getirildi. Koramiral Erol, FETÖ mensubu bir savcının hazırladığı iddianameyle mahkûm edilmişti. Unutulmamalıdır ki; bir dönem Balyoz ve Askerî Casusluk kumpaslarında yargılanan askerlerimiz de iftiracılar tarafından darbeci ve casus olarak yaftalanmıştı. Ancak onlar, hapisteyken dahi vatanlarını ve TSK’yı canlarından çok sevmeye devam ettiler. Onların vatan sevgisini 15 Temmuz gecesi hain darbecilere karşı koyarken ve devlete, millete hizmet etmeyi sürdürürken gördük. Varsın resmî tören yapılmamış, muvazzaf personel katılmamış, Atatürk düşmanlarının cenazelerinde gösterilen ihtimam gösterilmemiş olsun; Aydan Amiral, çok sevdiği al bayrağa sarılı olarak hem kalbimize hem de vatan toprağına defnedildi” diye konuştu.

KAYIPLARIN ÇOĞU DRONE KAYNAKLI

Devam eden Rusya ve Ukrayna arasındaki savaştaki insansız araçların oynadığı role dikkat .eken Bağcıoğlu, “Türkiye’de ve Türkiye’ye mücavir bölgelerde yaşanan güvenlik gelişmelerine ilişkin olarak; Rusya – Ukrayna savaşında, kara cephesindeki Rusya Federasyonu kazanımları verilen kayıplar dikkate alındığında sınırlı kalmış; buna karşın Rusya, Ukrayna’nın enerji, ısıtma altyapısı ve tarım ihracat kapasitesini hedef alarak sivil-ekonomik baskıyı artırmıştır. Ukrayna ise Rusya’nın petrol rafinerileri ve enerji tesislerine yönelik derinlikli saldırılarla Moskova açısından savaşın maliyetini yükseltmeyi amaçlamaktadır. Savaşta meydana gelen kayıp ve zayiatların ‘yüzde  80’i insansız araç ve dron saldırıları neticesinde meydana gelmiştir. Bu durum taarruzi harekatta insansız araçların aldığı rolü gösterdiği gibi kuvvet korumasında insansız araçlar ve dronlara karşı savunma planlamasının önemini vurgulamaktadır. Savaşın yeni alanı Karadeniz olmaya devam etmektedir. Geçtiğimiz aylarda meydana gelen tankerler ve ticari gemilere yönelik saldırılar, serseri mayınların oluşturduğu tehdit Karadeniz’de deniz güvenliğini ciddi bir şekilde tehdit etmiştir” dedi.

MAVİ VATAN SADECE SEÇİMDE HATIRLANMAMALI

Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerinden bahseden Bağcıoğlu, “Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki gayriaskeri statüdeki adaları artan tempoda silahlandırmaya ve askeri tatbikatlara devam etmesi, Lozan ve Paris Anlaşmalarının doğrudan ihlalidir. Yunanistan’ın bu adalardaki askeri faaliyetlerine ilişkin video paylaşımları uluslararası hukuk ihlallerinim belgesi, kural tanımazlığın göstergesidir. Doğu Akdeniz’in milli hak ve menfaatlerimizin korunması açısından önemi her geçen gün artıyor. GKRY’nin siyasi ve askeri girişimlerinin yanı sıra Lübnan ile münhasır ekonomik bölge anlaşması son dönemin dikkate alınması gereken önemli olaylarıdır. Ayrıca Yunanistan'ın Girit'in güneyi ve Mora Yarımadası açıklarındaki dört alan için işletme sözleşmesi imzalaması ve arama alanını 48 bin km²’den 94 bin km²’ye çıkarması da dikkatle takip edilmelidir. Akdeniz’in en büyük araştırma ve sondaj filosuna sahip olan ülkemizin Doğu Akdeniz’de ‘mevcut durum itibari ile’ araştırma veya sondaj faaliyeti icra etmeyen Suriye ve Lübnan ile birlikte üç ülkeden biri olması da izaha muhtaç bir durum yaratmaktadır. Deniz Yetki Alanlarımızda yapılacak her sismik araştırma faaliyetinin, kazılan her sondaj kuyusunun; uluslararası hukuktan doğan haklarımızın tescili ve devlet uygulaması ile uzun vadeli kazanımların elde edilmesi açısından hayati önemi haiz olduğu da izahtan varestedir. Doğu Akdeniz’de uluslararası hukuk çerçevesinde münhasıran haklarımız olan, ancak 2020 yılı aralık ayından itibaren faaliyet gösterilmeyen bölgelerde, ‘araştırma faaliyeti icra edilerek devlet uygulaması yapılması’, bayrak ve varlık gösterilmesi, milli menfaatlerimiz açısından zorunludur. Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin 1 Ekim 2025 tarihinde yaptığı ‘Türkiye, kendi kıta sahanlığında ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin TPAO’ya tahsis ettiği ruhsat sahalarında petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerini planlı şekilde sürdürmekte’ açıklaması da ne yazık ki sahada karşılık bulmamaktadır. Yapılması gereken ‘MAVİ VATAN’ kavramını seçim dönemlerinde hatırlanan bir slogandan çıkarıp ruhuna ve anlamına uygun eylemselliği Doğu Akdeniz'de göstermektir” ifadelerini kullandı.

İLİŞKİLER KESİLMESE MİLLİ MENFFAATLER DAHA İYİ KORUNURDU

Mısır ile uzun bir aradan sonra ortak tatbikat düzenlenmesini olumlu bir adım olarak niteleyen Bağcıoğlu, “Karadeniz Uyumu Harekâtı ve Akdeniz Kalkanı Harekâtı, Türkiye’nin deniz güvenliğindeki merkezi rolüne önemli katkılar sağlamaktadır. Karadeniz Uyumu Harekâtı, Türk Deniz Kuvvetleri tarafından 1 Mart 2004’te BMGK kararlarına dayanılarak deniz güvenliği harekâtı olarak başlatılmıştır. Rusya-Ukrayna Savaşı nedeniyle Ukrayna katılımını askıya almasına rağmen; harekât Rusya, Ukrayna ve Romanya’nın katılımıyla, Türkiye’nin liderliğinde uluslararası kimliği ile kesintisiz şekilde sürmektedir. Akdeniz Kalkanı Harekâtı ise Türk Deniz Kuvvetleri tarafından 2006’dan bu yana Doğu Akdeniz’de barış ve güvenliği sağlamak amacıyla yürütülen milli bir deniz güvenliği harekâtıdır. 13 yıl aradan sonra Mısır ile gerçekleştirilen deniz tatbikatı, karargâh görüşmeleri ve imzalanan Askerî Çerçeve Anlaşması, Doğu Akdeniz’de güvenlik ve istikrara katkı sağlayabilecek kritik ve gecikmiş adımlardır. Mısır ile ilişkilerin iç politikaya ve seçim hesaplarına kurban edilmesinin Türkiye’ye ne kaybettirdiğinin açıkça sorgulanması gerekmektedir. Diplomatik ve siyasi ilişkiler kesintiye uğramamış olsaydı Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılması konusunda Türkiye’nin millî menfaatlerine daha uygun kazanımlar elde edilebilecekti. Mevcut konjonktürden istifade edilerek, Karadeniz Uyumu Harekâtı’na benzer şekilde Akdeniz Kalkanı Harekâtı’na da uluslararası bir kimlik kazandırılması Akdeniz’de kalıcı ve kapsayıcı bir güvenlik mimarisi oluşturabilecektir. Bu kapsamda, öncelikle Suriye ve Mısır’ın, müteakiben Libya ve Lübnan’ın Akdeniz Kalkanı Harekâtı’na katılımının sağlanması; Türkiye’nin öncülüğünde Akdeniz’de barış, istikrar ve deniz güvenliğine somut katkı sunacaktır. SURİYE Suriye’nin toprak bütünlüğü Türkiye’nin güvenliğidir. Bölünmüş bir Suriye; daha fazla istikrarsızlık ve daha fazla göç demektir. Bu çerçevede 30 Ocak anlaşmasının gereklerinin yerine getirilmesi önemlidir. Suriye’de herkes etnik kökenine ya da inancına bakılmaksızın aynı hak ve özgürlüklere sahip olmalı, yönetimde temsil edilmelidir. Bu eşitlik; hak ve özgürlükleri güvence altına alan güçlü bir anayasa, devletin birliğini ve toprak bütünlüğünü koruyan bir düzen, serbest ve adil seçimler yoluyla sağlanmalıdır. Türkiye’nin Suriye konusunda iki temel hedefi olmalıdır: Birincisi; Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve tüm toplumsal kesimlerin haklarının anayasal güvence altına alınmasıdır. İkincisi ve en önemlisi; Suriye topraklarından Türkiye’ye yönelik hiçbir tehdide müsaade edilmemesidir. Bu çerçevede, Suriye’de son günlerde artan DEAŞ tehdidinin de ülkemize etkisi dikkatle takip edilmelidir. Türkiye’de bulunan uyuyan terör hücrelerine karşı farkındalık sağlanmalı ve müteyakkız bulunulmalıdır. Önleyici istihbarat ile karşı tedbirler alınmalıdır” diye konuştu.

İRAN’DAN YENİ BİR GÖÇ DALGASI OLABİLİR

ABD ve İran arasındaki olası bir çatışmada yeni bir göç dalgası oluşabileceğini belirten Bağcıoğlu, siber güvenlik konusuna da dikkat çekerek, “İran’da meydana gelecek gerginlik ve çatışma ortamı neticesinde hudutlarımıza yönelik oluşabilecek kitlesel göç dalgasına dikkat çekiyor ve gerekli tedbirlerin titizlikle uygulanması gerekliliğini hatırlatıyoruz. Avrupa’da demiryolları, havaalanları, enerji ve sağlık tesislerine yönelik siber saldırılar meydana gelmiştir. Kritik altyapıların hibrit tehdit ortamında hedef alınabileceği dikkate alınarak, Türkiye için ‘Siber Savunma’ tedbirleri gözden geçirilmeli, hazırlık durumu yükseltilmelidir” şeklinde konuştu.

UYUŞTURUCU KULLANIMI ARTTI

Son dönemde toplumda uyuşturucu kullanımının arttığına ve bunun TSK’ya da yansımaları olduğunu belirten Bağcıoğlu, “Son günlerde basında yer alan haberlerde, Hava Harp Okulu’nda görevli bir kısım sözleşmeli erbaş/er hakkında ‘uyuşturucu madde temin etme, kullanma veya kullanımını kolaylaştırma’ suçlarından yasal işlem başlatıldığı öğrenilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri toplumumuzun aynasıdır ve insan kaynağına dahil edilen personel de vatandaşlarımızdan oluşmaktadır. Ne yazık ki son yıllarda toplumun her kesiminde ortaya çıkan uyuşturucu madde temin ve kullanımı sorununun TSK personeline de sirayet etmesi üzücü ve kabul edilemez bir durumdur. Bu durum özelinde sorulması gereken soru şudur: Bu personelin mesleğe kabul sürecinde alınan askerliğe elverişlilik TSK’da görev yapar raporu aşamasında uyuşturucu kullanımları neden tespit edilememiştir? Eğer uyuşturucu kullanımına askere girdikten sonra başlamışlarsa ki olayın Harp Okulu’nda vuku bulduğu düşünüldüğünde konunun daha da vahim bir hâl aldığı açıktır göz bebeğimiz olan böyle bir kuruma bu uyuşturucu nasıl sokulabilmiştir? Sorun, adli bir olay olması nedeniyle kendi mecrasında ele alınacak; suçlu bulunanlar için kanunların öngördüğü cezalar ve yaptırımlar uygulanacaktır. Ancak yapılması gereken, TSK’nın bu olayın sebeplerine yönelik gerçekçi bir kök analiz yapması ve analiz neticesinde ortaya çıkması muhtemel sistemsel ve kurumsal hataların giderilmesine yönelik tedbirleri ivedilikle almasıdır. Bu aşamada, Millî Savunma Bakanlığı’na konuya ilişkin yürütecekleri incelemede yardımcı olmak maksadıyla; askere elverişlilik / mesleğe girişte alınan TSK’da görev yapar raporlarının düzenlenmesi süreçlerinde asker hastanelerinin kapatılmasının ve disiplinin sağlanmasında askeri yargının kaldırılmasının ne gibi olumsuzluklar yarattığına yönelik bir incelemeyle konuya başlanmasını tavsiye ederiz” dedi.

ÖNCE KUVVET SONRA İHRAÇ

Karakol gemilerinin ve İstif Sınıfı Firkateynlerin TSK ihtiyaçları karşılanmadan ihraç edilmesine tepki gösteren Bağcıoğlu,  “Kısa süre önce Deniz Kuvvetleri için üretilen Akhisar sınıfı Açık Deniz Karakol Gemisi’nin yapılan tüm uyarılara rağmen Romanya’ya satılmasının ardından, iki İstif sınıfı firkateynin (İzmir ve İçel) yurtdışına satılması gündeme gelmişti. Bu gemilerin inşası; tehdit değerlendirmeleri, harekât ihtiyaçları, personel projeksiyonları ve hizmet dışına çıkarılacak platformların ikamesi esas alınarak, uzun yıllara yayılan analitik ve bilimsel çalışmalar sonucunda planlanmıştı. Bu yanlış karardan dönülmesi; ihraç edilecek gemilerin ancak Kuvvet Yapısı hedeflerine ulaşıldıktan sonra ya da millî hedeflerde gecikmeye yol açmayacak şekilde eş zamanlı inşa edilmesi suretiyle değerlendirilmesini şiddetle tavsiye etmiştik. Millî güvenliğimizi doğrudan riske atacak; sahadaki caydırıcılığımızı ve diplomatik manevra kabiliyetimizi zayıflatacak bu kararın, tarihî bir sorumluluk doğuracağını vurgulamıştık. Millî Savunma Bakanlığının, TSK’nın ihtiyaçlarını önceleyecek bir ihraç rejimi uygulanacağı yönündeki geçtiğimiz haftalardaki açıklaması, sürecin başından itibaren yaptığımız önerilerle uyumludur. Bu yanlıştan dönülmüş olması memnuniyet vericidir; zira zamanında atılan doğru bir adım, ileride telafisi mümkün olmayacak zararların önüne geçer. Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin muğlak açıklamasından sonra Milli Savunma Bakanlığı tarafından yapılan bu açıklama endişeleri biraz olsun gidermiştir. Hep vurguladığımız gibi, önce kuvvet yapısı hedeflerine ulaşılmalı daha sonra gemi ihracı yapılmalıdır. Süreci takip etmeye devam edeceğiz. Geçtiğimiz günlerde yapılan Savunma Sanayi İcra Komitesi toplantısında alınan kararlar henüz açıklanmamışken, sosyal medyada etkileşim almak maksadı ile ipuçları verecek şekilde yapılan paylaşımlar son derece rahatsız edici olup devlet ciddiyetine yakışmamaktadır” dedi.

CAATSA’YA ÇÖZÜM BULUNMALI

Hava filosunun muhtemel krizler ile başa çıkabilmesi için KAAN, ANKA-3 gibi yerli projeler ve dış alımların gecikmeye uğramadan gerçekleştirilmesi gerektiğini belirten Bağcıoğlu, “Bölgemizde artan tehdit ortamı, diğer devletlerin hızlanan silahlanma çabaları ve muhtemel krizlerin millî menfaatlerimize doğrudan etkisi, son 15 yıldır muharip uçak tedarik edemeyen Türkiye’nin, yürütülen üretim ve tedarik süreçlerini hızlandırmasını zorunlu kılmaktadır. Bu kapsamda, şu andan itibaren yapılması gerekenler açık ve nettir: Semalarımızdaki harekât ve teknolojik bağımsızlığımızın sembolü olan KAAN muharip uçak projesinde gecikme yaşanmaması için her türlü tedbir alınmalıdır.  ANKA-3 ve Kızılelma muharip insansız uçak sistemlerinin geliştirme süreçleri hızlandırılmalıdır.  Karşılaşılan her türlü zorluğa rağmen F-16 Özgür-2 modernizasyonu kararlılıkla ilerletilmelidir.  Typhoon tedarik sürecine, planlama dâhilinde devam edilmelidir.  CAATSA yaptırımlarının kaldırılması için her türlü diplomatik ve siyasi girişim yapılmalı; KAAN MMU ara dönem motorlarının temini ile birlikte, Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından belirlenecek sayıda F-35 tedariki için tüm imkânlar değerlendirilmelidir. Ön ödemesi yapılmış olan F-16 Blok 70 tedarikinde, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın ihtiyaçları doğrultusunda belirlenecek sayıda uçağın envantere alınması sağlanmalıdır. Ama her şeyden önce gerçekçi hedefler ortaya koyulmalı, kamuoyu şeffaf bir şekilde, uygun kapsamda süreçler hakkında bilgilendirilmelidir. Popülist ve iç politika amaçlı vaatlerin kurumların güvenilirliğini zedelemesine izin verilmemelidir. 2030’lu yıllar için hedeflenen yapı ise; ANKA ve Kızılelma MİUS’larıyla desteklenen KAAN, Typhoon, F-35 ve modernize edilmiş F-16’lardan oluşan dengeli ve çok katmanlı bir muharip hava gücü,  Havadan İhbar ve Kontrol uçaklarını destekleyecek şekilde MURAD AESA radarıyla teçhiz edilmiş insansız hava araçları, Artan ihtiyaçlar dikkate alındığında nitelik ve nicelik bakımından güçlendirilmiş bir hava ulaştırma filosu olmalıdır” şeklinde konuştu.

15 TEMMUZ’UN ETKİLERİ GİDERİLMELİ

TSK’nın gücünün yalnızca modern platformlardan değil, komuta kademesi ve personel eğitimden geldiğine dikkat çeken Bağcıoğlu, “Anadolu amfibi hücum gemisi dahil, 4 gemiden oluşan Anadolu Türk Deniz Görev Kuvveti faaliyetine devam ediyor. Türk Silahlı Kuvvetleri; kurumsal kültürü, muharip ruhu ve gelenekle teknolojiyi birleştiren yapısı ile harekât kabiliyetini sürekli geliştiriyor. 1950’de Kore’ye tugay gönderilmesi, alan dışı harekât, lojistik ve çok uluslu komuta yapısında birleşik harekât tecrübesi kazandırdı. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı, sınırlı imkânlara ve zorluklara rağmen dünya harp tarihine örnek bir müşterek harekât olarak geçti. 1993 Somali görevi, gerçek çatışma şartlarında uzak coğrafyaya güç aktarımını test etti. 1990’larda iç güvenlikte gece şartlarında icra edilen tabur çaplı hava hücum harekâtları dikkat çekici bir operasyonel kabiliyet ortaya koydu. 1996 Kardak Krizi ise özel kuvvetlerin planlama, gizlilik ve süratle tek mermi atmadan üstünlük sağlayabileceğini gösterdi. Bu tarihsel birikim, TSK’yı bugün tugay seviyesinde kuvvet intikal ettirebilen, müşterek ve birleşik harekât icra edebilen bir yapıya ulaştırmıştır. Bu kapasite; yaklaşık bir asra yayılan kurumsal hafıza, harp tecrübesi ve muharip ruhun sürekliliğinin ürünüdür. Temel gerçek şudur: TSK’nın gücü yalnızca modern platformlardan değil; komuta birliği ve sadelikten, kıta odaklı askerî eğitim sisteminden, etkin sağlık ve lojistik altyapıdan ve kurumsal bütünlükten oluşur. 15 Temmuz sonrası yapılan yapısal düzenlemelerin harekât etkinliğine olumsuz etkileri, özellikle komuta yapısı, askerî eğitim ve askerî sağlık sistemi bakımından geçen on yılın tecrübesi ışığında yeniden değerlendirilmelidir. Milli güvenlik öncelikleri esas alınarak gerekli düzeltmeler yapılmalıdır” ifadelerini aktardı.

AFETE MÜDEHALEDE TSK TALİMAT BEKLEMEMELİ

Kahramanmaraş merkezli depremleri hatırlatan Bağcıoğlu, bu tarz afetlere TSK’nın talimat beklemeden müdahale etmesi gerektiğini vurgulayarak, “6 Şubat 2023 tarihinde Kahramanmaraş Depreminde hayatını kaybeden yurttaşlarımızı bir kez daha rahmetle anıyor, yakınlarını kaybedenlere sabır diliyorum. Depremin ardından geçen üç yılda, afet yönetimine dair birçok konuda değerlendirme yapıldı ama ne yazık ki temel yanlışlar giderilmedi. Mevcut Türkiye Afet Müdahale Planı’nda (TAMP), TSK ‘esas çözüm ortağı’ olarak değil, yalnızca ‘destek çözüm ortağı’ olarak tanımlanıyor. Bu, büyük bir eksikliktir. Afetlerde, bölgedeki mülki amirlerin etkisiz hale geldiği durumlar olabilir. Böyle anlarda TSK birlik komutanları, kanunla tanımlanmış şekilde, talimat beklemeksizin inisiyatif alarak müdahale yetkisine sahip olmalıdır. TSK İnsani Yardım Tugayı önceki işlevine kavuşturulmalı, ayrıca ilave olarak yurdun değişik bölgelerinde, afetlere müdahale konusunda özel eğitim almış, lojistik kabiliyeti yüksek, araç ve teçhizatı eksiksiz sivil asker uzmanlardan oluşmuş istihkam birlikleri teşkil edilmelidir. İstanbul gibi denize kıyısı iller için afet sonrası kurtarma ekiplerinin ve yardımların deniz yoluyla ulaştırılması ile tahliye maksatlı kullanılmak üzere belirlenen noktaların güçlendirilmesi yapılmalıdır. Yardım getirecek gemiler şimdiden belirlenmeli, denemeler yapılmalı ve periyodik olarak görevlendirme listesi güncellenmelidir. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, yaşanabilecek kriz durumlarında kesintisiz iletişim sağlayacak tedbirleri almalıdır. Yoğun kullanım talebi bahane olamaz, GSM şirketlerinin oluşacak yoğunluğu dikkate alarak şimdiden tedbirler alması zorunludur. Devletin tüm kurumlarını içine alan, afet anında ortak karar ve hızlı veri paylaşımı yapabilecek dijital bir bilgi yönetim sistemi hayata geçirilmelidir. Seferberlik veri tabanlarının benzeri, afetler için de kurulmalıdır. Nerede kaç iş makinesi var? Kaç personel eğitilmiş? Hangi birlik ne kadar sürede intikal edebilir? Bunların hepsi önceden bilinmeli ve test edilmelidir. Yıllık afet seferberlik tatbikatları ile afet müdahalesi ciddiyetle ve gerçekçi tatbikatlarla sınanmalıdır” diye konuştu.

EMEKLİ ASKERLER AÇLIK SINIRINDA

Aktif personelin ve emekli personelin yaşadığı sorunları aktaran Bağcıoğlu, “Modern silah ve sistemlere gerçek anlamda hayat veren; moral ve motivasyonu yüksek, aidiyet duygusu güçlü, liyakat sahibi ve iyi eğitimli personeldir. Bu gerçeğe rağmen bugün muvazzaf ve emekli askerî personelin önemli bir bölümü, özellikle emekli astsubaylar, emekli binbaşılar, emekli uzman erbaşlar ve emekli devlet memurları, yoksulluk hatta açlık sınırının altında maaşlarla yaşam mücadelesi vermektedir. Muvazzaf personelin barınma sorunu giderek ağırlaşmakta; bazı bölgelerde personel maaşının yarısından fazlasını kiraya vermek zorunda kalmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ayrılan uzman erbaşlar ve sözleşmeli erler için yasal ve sürdürülebilir bir istihdam mekanizması bulunmamaktadır. Özlük ve sosyal haklardaki adaletsizlikler, nitelikli personelin teminini ve elde tutulmasını ciddi biçimde riske atmakta; genç nesiller askerlik mesleğini giderek daha az tercih etmektedir. Bu tablo, silah arkadaşlığı ruhunu zedelemekte ve doğrudan millî güvenlik boyutu olan yapısal bir soruna dönüşmektedir. ABD, İngiltere, Almanya ve Birleşik Krallık başta olmak üzere birçok ülke, personel refahının askerî kapasitenin ayrılmaz bir parçası olduğunu görmüş ve bu alanda düzeltici tedbirler almaya başlamıştır. Türkiye’de ise emekli astsubaylara verilen taahhütlerin yerine getirilmediği, istisnasız biçimde emekli askerî personelin yoksulluk sınırının altında maaş aldığı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Açlık sınırındaki askerî personelin mağduriyetinin göz ardı edilmesi ciddi bir adaletsizlik hissi yaratmaktadır. Bu nedenle muvazzaf ve emekli askerî personelin özlük haklarında köklü ve kalıcı iyileştirmeler yapılmalı; muvazzaf personelin barınma sorunu kesin biçimde çözüme kavuşturulmalıdır. Türk askeri fedakârdır; gözünü kırpmadan ölüme gider, uykusuz kalır, aç kalır. Ancak bu fedakârlığın sınırında, bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi, okutmak zorunda olduğu çocukları ve sürdürmek mecburiyetinde olduğu asgari bir yaşam düzeni vardır. Bu gerçek yok sayılarak fedakârlık istismar edilmemelidir! Bu haklı isyanı her fırsatta gündeme getirmeye devam edeceğiz” dedi.

ŞEHİT VE GAZİLER İLE İLGİLİ YETKİLER MSB’YE AKTARILMALI

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın mevcut yapısı nedeniyle şehit yakınları ve gaziler konusunda yetersiz kaldığını belirten Bağcıoğlu, “Şehit aileleri ve gazilerin sorunlarına çözüm bulmak için TBMM Milli Savunma Komisyonunda yıllardır devam eden istişarelerin artık icra safhasına geçmesi lazım ! Er ve erbaş şehitlerin aileleri ile gaziler için emsal maaş uygulaması hâlâ hayata geçirilmedi. Özlük hakları, sağlık, ulaşım, istihdam ve eğitim alanlarında ciddi aksaklıklar mevcut. Ortez ve protez hizmetlerinin tek bir hastaneyle sınırlandırılması büyük sorun. Terörle mücadelede yaralanmasına rağmen gazi sayılmayanların talepleri hâlâ karşılıksız. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın mevcut yapısı yetersiz kaldığından, şehit yakınları ve gazilerle ilgili tüm yetki ve sorumluluklar Millî Savunma Bakanlığı’na devredilmelidir. Şehit aileleri ve gazilerin temel sorunlarının çözümü için hazırlanan 18 kanun teklifi TBMM gündemine alınmadı. Vefa borcumuz ödenmelidir. Kimden gelirse gelsin, şehit aileleri ve gazilerimizin haklarını savunan her yapıcı önerinin yanında olacağız” diye konuştu.

ASKERİ SAĞLIK SİSTEMİ KONUSUNDA ADIM ATILMALI

TSK’nın aktif operasyonlar yürüttüğünü ve bu operasyonları gerçekleştiren personelin askeri sağlık sisteminden yoksun olduğuna dikkat çeken Bağcıoğlu, “Askeri sağlık sisteminin tasfiye edilmesinin üzerinden 10 yıl geçmiştir. Bu süre boyunca yapılan uyarılar dikkate alınmamış, yanlış uygulamalardan geri dönülmemiş ve sistemin bütüncül biçimde yeniden kurulması sürekli ertelenmiştir. Bugün gelinen noktada, geçici ve sınırlı düzenlemelerle sorun olmadığı izlenimi yaratılmaya çalışılsa da ortada hâlâ işleyen bir askeri sağlık sistemi bulunmamaktadır. Büyük öngörü ile 1891 yılında GATA, sistemin bir parçası onlarca asker hastanesinden biri olarak 1899 yılında Edirne Asker Hastanesi kurulacak. Müteakip yıllarda askeri sağlık sistemimiz tüm dünyaya örnek olacak. 2016 yılında iktidar görevini ihmal ettiği için oluşan bir musibet gerekçe gösterilip, dünyanın en çok harekât yapan ordusunun sağlık sistemi kaldırılacak. Harekât sahasında muharip-sağlık personeli uyumu, kurumsal kültür, çatışmada tıbbi müdahale tecrübesi, harp cerrahisinde yılların bilgi birikimi kaybolacak. Harekât sahasındaki muhariplere acil sağlık desteği verecek askeri sağlık personeli, Türkiye sathındaki Asker hastaneleri, Askeri Sağlıkta dünya çapında Mükemmeliyet Merkezi GATA yok edilecek. Dalış ve uçuş tabipliği, yanık tedavisi, Kimyasal Radyolojik, Biyolojik ve Nükleer (KBRN) savunma bilgi ve tecrübesi zafiyete uğrayacak. Gaziler için TSK emrinde kurulan, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi Sağlık Bakanlığına devredilecek ve sağlık personelinin üstün gayretlerine rağmen sıradanlaşacak. Askeri Sağlık Sisteminin olmadığı 10 yıl süresince; ⁃4 büyük çaplı sınır ötesi harekât, ⁃Sayısız terör mücadele operasyonu ⁃Deniz ve Hava Kuvvetlerimiz tarafından dünyada çok sayıda ülke tarafından yapılan çok sayıda harekât eğitim faaliyeti yapılacak. Yapılan tüm talep ve çağrılara aldırılmayacak, hiçbir ders alınmayacak ve insan hayatı önemsenmeyecek. Harekât ihtiyaç makamı olan makamların çok sayıda talebine kayıtsız kalınacak, konu ile doğrudan ilgisi olmayanlar bile bu ihtiyacı açıkça teyit edecek. Ama hala Askeri Sağlık Sisteminin yeniden tesisi konusunda somut bir ilerleme sağlanayamayacak, bu vurdumduymazlık değildir de nedir” dedi.

LİMANLAR MİLLİ GÜVENLİK MESELESİDİR

Tüm dünyada limanların özelleştirilmesi konusunda dikkatli davranıldığını ve Bu meselenin bir milli güvenlik meselesi olduğunu söyleyen Bağcıoğlu, “İzmir’de limanların özelleştirilmesi konusunu gündeme getirdik. Bu mesele sadece Türkiye için değil, tüm dünya için bir milli güvenlik meselesi olarak kabul edilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri dahi limanların özelleştirilmesine karşı adımlar atmakta, hatta limanlardaki vinçlerin hangi ülkeler tarafından üretildiğini dahi dikkate alarak değişim süreci yürütmektedir. Dolayısıyla bu konu son derece ciddi bir milli güvenlik meselesidir. Cumhurbaşkanlığı adaylık sürecindeki Ulaştırma Kurulu Başkanlığı ve İzmir milletvekillerimiz tarafından da yakından takip edilmektedir. Her fırsatta gündeme getirmeye devam edeceğiz. Gereken ne varsa bu konuda tüm gayret sarf edilecektir” dedi.

İRAN SAVAŞINDA İNCİRLİK KULLANILMAYACAK

ABD'nin olası bir İran müdahalesinde İncirlik üssünü kullanmayacağını ve buna zaten ihtiyacı olmadığını söyleyen Balcıoğlu,”Sosyal medyada ciddi bir dezenformasyon faaliyeti yürütülmektedir. Türkiye’deki İncirlik Üssü’nün olası bir harekâtta kullanılmayacağı hükümet tarafından da açıklanmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin kuvvet konuşlandırmasına bakıldığında da İncirlik Üssü’nün bu tür bir harekâta dahil olmayacağı anlaşılmaktadır; zaten buna ihtiyaç da yoktur. Bölgede başka uçak gemileri ve farklı ülkelerin üsleri mevcuttur. Bu nedenle İncirlik Üssü’nün kullanılmayacağını ve İran tarafından hedef alınma ihtimalinin de bulunmadığını değerlendiriyoruz” diye konuştu.

DÜZENSİZ GÖÇÜN FATURASINI ÖDEDİK

Olası bir İran savaşında İran'dan gelecek göçmenlere karşı tedbir alınması gerektiğini belirten Balcıoğlu, “Türkiye, Ukrayna-Rusya Savaşı sürecinde Montrö Sözleşmesi’ni uygulayarak dengeli bir tutum sergilemiş, her iki tarafla da temasını sürdürmüştür. Bu kararlı politikayı destekliyoruz. İran konusunda da dış müdahalenin doğurabileceği zararları Türkiye defaatle dile getirmekte ve diğer devletlerle birlikte arabuluculuk çabası yürütmektedir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin dış politika yaklaşımı da bu yöndedir. Biz dış askeri müdahalelere karşıyız. Ancak bir devletin, demokratik hakkını arayan vatandaşlarına karşı orantısız güç kullanmasına ve hukuka aykırı müdahalelerde bulunmasına da aynı şekilde karşıyız. Sınır güvenliği konusunda Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamalarını esas almak gerekir. Sahadan gelen bilgiler de gerekli tedbirlerin alındığı yönündedir. Çünkü düzensiz göçün ekonomik ve sosyal etkilerini Suriye sürecinde ağır şekilde yaşadık. Devleti yönetenlerin bu süreçten gerekli dersleri çıkardığına inanıyoruz. Türk Silahlı Kuvvetleri ve iç güvenlik birimlerimiz bu konuda etkin ve yüksek kabiliyete sahiptir. Yalnızca İran değil; Afganistan ve Pakistan’da da yeni gelişmeler yaşanıyor. Bu bölgelerde artan gerilimler dikkate alındığında, özellikle İran sınırı üzerinden gelebilecek düzensiz göçe karşı hazırlıklı olunması gerektiğini bir kez daha ifade ediyoruz” şeklinde konuştu.

ASKERİ BÖLGELER RANTA AÇILMAMALI

Şehir içinde kalan askeri tesislerin kullanımaı açılırken dikkatli olması gerektiğini dile getiren Bağcıoğlu, “Askeri limanlar ve tersaneler konusunda değerlendirme yapılırken milli güvenlik boyutu mutlaka dikkate alınmalıdır. İzmir Tersanesi’ne önemli yatırımlar yapılmıştır ve kabiliyetleri gelişmiştir. Bu nedenle taşınması sıradan bir kurumun taşınması gibi değerlendirilemez; kapsamlı ve sağlıklı bir analiz gerektirir. Dünyada da örnekleri vardır: Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya ve İngiltere’de şehir içinde askeri tersaneler ve birlikler bulunmaktadır. Çevre koşulları ve güvenlik kriterleri sağlandığı sürece askeri tersaneler faaliyetlerine devam edebilir. Ancak İstanbul örneğinde olumsuz bir tablo gördük. 15 Temmuz’dan sonra bazı askeri alanlar envanterden çıkarılarak rezidans, alışveriş merkezi ve konut projelerine açıldı. Bu tür uygulamaları kabul etmiyoruz. Eğer bu alanlar milletin ortak varlığıysa, millet için kullanılmalıdır. İstanbul’da askeri alanların yaklaşık yüzde 49’unun rant amaçlı kullanıma açıldığı bir ortamda, milli güvenlik açısından önemli bir tersane üzerinden değerlendirme yapmadan önce diğer alanların nasıl ranta açıldığının da sorgulanması gerektiğini düşünüyoruz” ifadelerini aktardı.