EKONOMI

Alsancak Limanı İçin Özgener’den kritik reçete: Liman kentle barışmalı, derinlik çözülmeli

Alsancak Limanı’nın devrine ilişkin açıklamalarda bulunan İZTO Başkanu Mahmut Özgener derinlik sorunu çözülmeden potansiyelin kullanılamayacağını vurgulayarak güçlü işletme modeli ve yatırımların şart olduğunu belirtti

KEMAL ÖZKURT / İzmir Ticaret Odası (İZTO) Mart Olağan Meclis Toplantısı, Meclis Başkanı Selami Özpoyraz yönetiminde, Yönetim Kurulu Başkanı Mahmut Özgener ve meclis üyelerinin katılımıyla gerçekleştirildi. Toplantıya Türkiye Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Ozan Diren konuk olarak katıldı. Güncel ekonomik değerlendirmelerin yanı sıra son zamanlarda gündemde olan İzmir Alsancak Limanı'nın devrine ilişkin de açıklamalarda bulunan Özgener, limanın en büyük sorununun su derinliği olduğunu belirterek navigasyon kanalı açılmadan potansiyelin kullanılamayacağını ifade etti. Limanın lojistik avantajlarına dikkat çeken Özgener, devrin güçlü işletme modeli ve yatırımlarla desteklenmesi gerektiğini vurgularken, bölgenin turizm ve sosyal yaşamla entegre bir cazibe merkezine dönüştürülebileceğini dile getirdi.

LİMANIN EN BÜYÜK SORUNU NAVİGASYON KANALI

Alsancak Limanı’nın mevcut durumu ve devir sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Özgener, "Teknik olarak, yeni nesil büyük konteyner gemilerinin, su derinliği yetersizliği nedeniyle Alsancak Limanı’nı kullanamadığını görüyoruz. Yakın geçmişte 800 bin TEU elleçleme gerçekleştiren Alsancak Limanı, bugün maalesef 200 binlere kadar geriledi. Bu veriler ışığında, derinlik sorununu çözecek navigasyon kanalı açılmadığı sürece, Alsancak Limanı’nın sahip olduğu potansiyeli tam anlamıyla yansıtmasının mümkün olmadığını düşünüyoruz. Ancak, bu durum Alsancak Limanı’nın eski işlevini yitirdiğini kabul etmemiz gerektiği anlamına da gelmiyor. Limanlara karayolu ile ulaşım maliyetlerinin yükseldiği bu dönemde, limanların yükün çıktığı noktalara mesafesi büyük önem arz ediyor" dedi.

 LİMANIN LOJİSTİK OLARAK ÇOK AVANTAJLI

Alsancak Limanı’nın doğal yapısı ve stratejik avantajlarını sıralayan Özgener, "İzmir'in güney ve güneydoğu aksında bulunan bölgelere; karayolu nakliye maliyeti avantajı sağlamaktadır. Limanın bir diğer özelliği ise, rıhtıma kadar uzanan demiryolu bağlantısının ciddi bir verimlilik sağlamasıdır. Bu kapsamda, limanın yük bölümünün işletmesinin devredilmesinin önemli bir adım olduğu kanaatindeyiz. Bu adımın somut sonuçlarını görebilmek için, güçlü bir işletme modeli ile teknolojik destek yatırımlarının da uygulamaya alınması sayesinde liman gemi tahliye ve yükleme operasyon süreçlerinin iyileştirilmesini bekliyoruz" şeklinde konuştu.KENT YAŞAMIYLA ENTEGRE BİR LİMANA DÖNÜŞTÜRÜLMELİ

Son olarak liman bölgesinin kentsel dönüşüm potansiyeline değinen Özgener, "İzmir Limanı’ndaki yolcu iskelelerinin bulunduğu alanın, kentin 'liman kenti' kimliğini daha güçlü yansıtacak şekilde turizm ve ticaret merkezi olarak yeniden değerlendirilmesi bir fırsattır. Alsancak Limanımız; sadece yolcuların kullandığı kapalı bir terminal değil, restoranları, mağazaları, kültür-sanat alanları ve yürüyüş rotalarıyla herkesin kullanabildiği bir cazibe merkezine dönüşebilir. Bu sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi için yerel esnafın korunması, çevresel hassasiyetlerin gözetilmesi ve ulaşım altyapısının güçlendirilmesi büyük önem taşıyor. Tüm bu sürecin en iyi şekilde ilerlemesi için üzerimize düşen ne varsa yapmaya hazırız" diye konuştu.

GERİ DÖNÜLMEZ BİR EŞİĞE GİRDİK

Ortadoğu’da başlayan savaşla birlikte küresel ekonominin artık geri dönülemez bir eşiğe girdiğini kaydeden Özgener, "Küresel güvenlik mimarisindeki çözülme, ekonomik alanda da koordinasyon kaybını beraberinde getiriyor. Müttefik ülkelerin ortak hareket etmek yerine enerji ve ticaret güvenliği için bireysel anlaşmalara yönelmesi, küresel piyasaların daha parçalı ve öngörülemez hale gelmesine yol açıyor. Bu sürecin, özellikle enerji fiyatları ve ticaret akımları üzerinden küresel enflasyonu ve maliyetleri kalıcı olarak yukarı çeken yeni bir risk alanı yarattığını değerlendiriyoruz. Bununla birlikte; jeopolitik gerilimlerin arttığı, küresel kurumların etkinliğinin zayıfladığı ve büyük güç rekabetinin sertleştiği bir dönemden geçiyoruz. Ortadoğu’da savaş başlamadan önce yapılan analizler, bu tabloyu 'belirsiz ama dayanıklı bir küresel denge' olarak tanımlıyordu. Küresel ekonomi önemli risklerle karşı karşıya olsa da talep dinamikleri, güçlü işgücü piyasaları ve teknolojik dönüşüm sayesinde sistem henüz kırılgan bir kriz aşamasına girmiş değildi. Ancak son gelişmeler, jeopolitik risklerin artması nedeniyle bu tabloyu tersine çevirdi" diye konuştu.

JEOPOLİTİK RİSKLER EKONOMİNİN ANA BELİRLEYİCİSİ OLDU

Küresel ekonomide jeopolitik risklerin ana belirleyici haline geldiğini vurgulayan Özgener, "Petrol fiyatlarındaki sert yükseliş, yatırım iştahını ve büyümeyi yavaşlatırken enflasyonu yukarı çekiyor. Bu ikili etki, işsizlikte artış ve fiyat baskılarının sürmesi yoluyla ekonomik maliyetleri büyütüyor. Bu tablo, dünya genelinde hükümetler üzerindeki baskıyı artırarak siyasi belirsizliği derinleştirme riski de taşıyor. Bölgesel çatışmalar artık küresel ekonominin dışsal bir riski değil, doğrudan belirleyici unsurlarından biri haline gelmiş durumda. Bu nedenle küresel ekonominin seyri artık yalnızca büyüme ve faiz dinamikleri ile değil, jeopolitik gelişmelerin seyri ile birlikte şekilleniyor. İkinci ana belirleyici konu, enerji fiyatlarının yeniden küresel makro ekonominin merkezine yerleşmesi. Enerji piyasaları, savaşın etkisiyle küresel enflasyonun şu anda en önemli belirleyicisi oldu. Petrol fiyatlarındaki artışlar yalnızca enerji maliyetlerini değil; üretim maliyetlerini, enflasyon beklentilerini ve merkez bankalarının para politikası kararlarını da doğrudan etkiliyor. Üçüncü başlık olarak; jeopolitik şokların küresel faiz döngüsünü etkilediğini değerlendiriyoruz. Enerji fiyatlarında yaşanabilecek yükselişler enflasyon üzerinde yukarı yönlü baskı oluştururken, merkez bankalarının faiz indirimlerini de geciktirebileceğini görüyoruz. Dördüncü ana etmen olarak; küresel düzenin çok kutuplu ve güvenlik odaklı bir yapıya doğru evrildiğini değerlendiriyoruz. Çin’in ve Asya’nın yükselişi ile birlikte bölgesel ve küresel ölçekte etkisini artıran orta güçlerin görünür hale gelmesi, sistemin daha çok aktörlü, daha esnek ve zaman zaman daha parçalı bir yapıya doğru dönüştüğünü işaret ediyor. Verimlilik odaklı küreselleşmenin yerini; tedarik zinciri güvenliği, stratejik sektörlerin korunması ve teknoloji rekabeti gibi unsurların öne çıktığı, yeni bir ekonomik mimari alıyor" ifadelerini kullandı.

SAVAŞIN UZAMASI DENGELERİ DEĞİŞTİREBİLİR

Savaşın başlangıcına kadar dünya ekonomisinin tamamen durgunluğa girmediğini hatırlatan Özgener, "Savaşın uzaması ve bir enerji krizine dönüşmesi dengeleri değiştirebilir. Öte yandan; bu gelişme, ekonomilerin bu tür şoklara karşı alternatif üretme kapasitesini de hızlandırabilir. Bununla birlikte; enerji ve ticaret akışlarının belirli hatlara yoğunlaşmasının yarattığı kırılganlık daha net ortaya çıkarken, alternatif enerji ve lojistik koridorlarının önemi artabilir ve ülkeler tedarik zincirlerini çeşitlendirme yönünde daha hızlı hareket etmek durumunda kalabilir. Özellikle Asya’da, sanayi stratejisinin merkezine enerji dönüşümünün yerleştirilmiş olması, Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerden sonra küresel üretim ve ticaret dengelerini daha fazla şekillendirme potansiyeli taşıyor. Bu çerçevede; yapay zekâ, dijitalleşme ve enerji dönüşümünün orta vadede yeni büyüme dinamikleri yaratabileceğini öngörüyoruz. Bununla birlikte; savaş kısa sürede sona erse bile, dünya ekonomisinde oluşan artçı etkilerinin uzun süre devam edeceğini de göz önünde bulundurmalıyız. Ekonomideki bu bozulma nedeniyle yeni denge anlayışı oluşmasının ve yerleşmesinin uzun bir zamana yayılacağı kanaatindeyiz" açıklamasında bulundu.

SAVAŞ HEM RİSK HEM AVANTAJ GETİRİYOR

Yaşananların Türkiye ekonomisine etkilerini değerlendiren Özgener, "Ülkemiz açısından jeopolitik risklerin artmasının iki yönlü etki yarattığını değerlendiriyoruz. Bir yandan; enerji fiyatları ve risk primi üzerinden makro dengeleri zorlayıcı bir etki ortaya çıkarken, diğer yandan ülkemizin coğrafi konumu nedeniyle alternatif ticaret ve lojistik hatlarında daha fazla rol üstlenme potansiyeli artıyor. Ancak kısa vadede baskın etki; maliyet ve finansman kanalı üzerinden geliyor. Nitekim Merkez Bankası son faiz karar metninde, jeopolitik gelişmeler nedeniyle küresel risk algısında bozulma ve enerji fiyatlarında artışa dikkat çekiyor. Bu gelişmelerin enflasyon görünümü üzerindeki etkilerini sınırlamak amacıyla, para politikasının sıkı tutulduğu ve ilave tedbirlerin devreye alındığını görüyoruz. Ülkemiz gibi net enerji ithalatçısı bir ekonomi için, enerji fiyatları en kritik makro belirleyicilerden biri. Merkez Bankası’nın son Enflasyon Raporu’nda 2026 yılı petrol fiyatı tahmini 60 dolar seviyesindeyken, bugün geldiğimiz noktada mevcut fiyat seviyeleri, enflasyon görünümü açısından yukarı yönlü önemli bir risk. Petrol fiyatlarında her 10 dolarlık artış, enflasyonu doğrudan yaklaşık 1 puan; dolaylı etkilerle birlikte 1,5–2 puan artırabiliyor. Brent petrol fiyatındaki 10 dolarlık artışın ise cari işlemler açığındaki etkisi 4 milyar dolara kadar çıkabiliyor" şeklinde konuştu.

 BAĞLANTI EKONOMİSİ OLARAK FIRSATIMIZ VAR

Küresel sistemde güç dağılımının çeşitlenmesinin Türkiye için fırsatlar barındırdığını ifade eden Özgener, "Bu yeni konjonktürde, ülkemizi yalnızca bir üretim merkezi olarak değil, Avrupa, Orta Doğu ve Asya arasında konumlanan bir 'bağlantı ekonomisi' olarak değerlendirmemiz daha doğru olacak. Ülkemiz; Avrupa’ya yakınlığı, güçlü üretim altyapısı ve lojistik kapasitesi sayesinde bölgesel bir üretim ve tedarik merkezi olma potansiyeline sahip. Orta Koridor, Körfez–Türkiye–Avrupa bağlantıları ve Asya odaklı altyapı yatırımları bu konumu destekliyor. Ancak bu fırsatların, sadece sahip olduğumuz coğrafi avantajlarla, kalıcı kazanıma dönüşebileceğinin mümkün olamayacağına inanıyoruz. Ayrıca, maliyet ve finansman istikrarı, yatırım ortamının güçlendirilmesi, makroekonomik öngörülebilirlik ve dış politika ile uyumlu stratejiler, yanısıra kamu-özel sektör iş birliği kritik önem taşıyor. Enerji, yeşil dönüşüm ve lojistik yatırımlarının bu çerçevede yürütülmesinin, ülkemizin yeni jeoekonomik düzende güçlü bir konum elde etmesini sağlayacağına inanıyoruz" dedi.

FİNANSMAN KAYNAKLARININ ARTTIRILMASI GEREKİYOR

Türkiye’nin 2025 yılı büyüme rakamlarını ve sektör bazlı dağılımını analiz eden Özgener, "Geçtiğimiz yıl yüzde 3,6 büyüdük. Ancak, yatırımların yüzde 3,7’den eksi yüzde 0,3’e düşmesi kritik önemde. Bu düşüş, üretim gücümüzün yeniden ve kalıcı olarak güçlendirilmesi gerektiğine vurgu yapıyor. Tarımda geçtiğimiz yıl her çeyrekte derinleşen daralma, artık yıllık verilerde de sert bir kırılmaya dönüşmüş durumda. 2024’te yüzde 5,1 büyüyen sektörün, 2025’te yüzde 8,8 küçülerek yönünü keskin biçimde aşağı çevirdiğini görüyoruz. Tarım ve gıda alanındaki sorunları düzeltmeden enflasyonu hızlıca ve kalıcı bir şekilde düşürmemizin zor olduğuna inanıyoruz. Büyüme yapımızın bu şekilde devam etmesinin, Merkez Bankası’nın işlerini zorlaştıracağı kanaatindeyiz. Güçlü bir büyüme için yatırım ve ihracatın katkısının daha fazla olması, buna bağlı olarak da ihracat ve imalat sanayine yönelik uygun maliyetli finansman kaynaklarının artırılması gerektiğine inanıyoruz" ifadelerini kullandı.