- Gündem
- 03.04.2025 12:27
Tufan Türkmen, Karşıyaka’da açtığı ‘İstek Atölyesi’ ve üst katına kurduğu yaşam alanı ile sisteme adeta karşı çıkıyor. 6-7 yaşlarından beri baba mesleği olan ahşap işini sürdüren Türkmen, ahşap sanatında gelinen son durumu aktardı
SULTAN GÜMÜŞ / RÖPORTAJ
Tufan Türkmen 1971 İzmir Karşıyaka doğumlu. Baba mesleği olan ahşap işini 6-7 yaşlarından bu yana sürdürüyor. Tam bir dekorasyon ustası olan Türkmen, restorasyonla da ilgilenen bir kimlik. Karşıyaka Alibey Sokak’ta ‘İstek Atölyesi’ni kurarak işlerini daha da verimli hale getiren Türkmen, atölyenin üst katına kendi dünyasını kurdu. 20-25 yıllık bir birikim sonrasında ortaya çıkan otantik eşyalar, Türkmen’in evini gördüğünüz diğer tüm evlerden farklı kılıyor. Bu evin sınırları ya da bölmeleri yok. Mutfak, yatak odası, oturma odası her şey iç içe. Türkmen, ruhunu katarak inşa ettiği bu evle sistemin eleştirisini de yapıyor. Ahşabın artık değer kazanmadığını söyleyen Türkmen, “Şu an ahşap ölüyor” derken bile her şeyi özetliyor aslında. Kentin dokusunu, mimarisini kaybettiğini kaydeden Türkmen, “Yaşadığımız güzelim binaları birçok şeyi bahane ederek yıktılar, şu an oturduğumuz kutu şeklindeki evlere hapsedildik” dedi ve 60 sene boyunca o 5 katlı binalarla baş başa kaldığımızı vurguladı. Türkmen, el sanatlarını kullanarak fırsatçılık yapanları da ele aldı ve onlar için, “Sizin kültürünüzün içinde olan motifleri kullanıp tekrar size satıyorlar” diye konuştu.
“SANATKAR İNSANLAR PEK KALMADI”
Neden böyle bir meslek ve neden İstek Atölyesi?
Hemen hemen 6-7 yaşlarından beri bu meslekle uğraşıyorum. Baba mesleği. Alaylıyım ben. Yaptığım iş üzerine herhangi bir fakülte bitirmedim. Küçüklüğümden beri bu mesleğin içerisindeyim. Ailevi sebeplerden dolayı orta ikiden sonra bıraktım okulu. Burası İstek Atölyesi. İsminin bu şekilde olmasının sebebi; bu zamanda artık sanatkar insanlar pek kalmadı. İstediğiniz bir şeyi hayal edip, hayali gerçekleştirmek için düşünülmüş bir isim. Bu isim üzerinden de devam ediyorum.
Mesleği icra etmekteki amacınız nedir?
Bizim buradaki ana amacımız doğadaki ana elementlerden oluşan işleri yapmak. Ne mesela? Ağaç… Suni malzemelerden değil, doğrudan ağaçtan, taştan, demirden ve camdan olmak üzere işimize devam ediyoruz. İsteğe bağlı hepsi. Müşterinin bizlere getirdiği, hayalini kurduğu, genelde sanatsal çerçevede olan işler. Bir mutfak yaptığınız zaman bu hazzı almıyorsunuz tabi. Tasarım, estetik aşamasında kendinizi buluyorsunuz. Ruhumuzu katarak işimizi devam ettiriyoruz.
20-25 YILLIK BİR BİRİKİM
Kendi dünyanızı yarattığınız bu evi biraz anlatır mısınız?
Üst katta özel eşyalarım var. Böyle bir birikim insanın içinde olan, içinden gelen şeyler. Mesleğimiz gereği binlerce eve girdik. En moderninden tutun, en klasiğine kadar. Bazı evlerden elektrik alırsınız ya… Elektrikten kastım o ruh. Yılların bakış açısıyla beraber oturduğum evde bir ruh yaratmaya çalıştım. Otantik eşyaların sanatsal ağırlığının fazla olduğunu fark edince bu tarz estetik değeri olan ürünlere dikkatinizi çekiyorsunuz. Ve sonuç itibariyle ortaya da böyle bir dünya çıkıyor. Küçüklükten bu yana el sanatlarıyla da uğraştığımız için ilginç gelen şeyleri hep kenarda sakladım, biriktirdim. Şimdi ise bu evde tahmini 20-25 yıllık birikim var.
Dayatılmış bir tüketim kültürü var. Siz yaptığınız iş ve yaşam mottonuzla buna karşısınız değil mi?
Evet, dayatılmış bir tüketim kültürü var. Doğal malzemeden uzak birçok ürün. Çoğu ürünler daha çok plastik temelli. Şu an tüketim kültürünün tasarım değerlerine bağlı kalmama boyutundayız… Ben bu tüketim çılgınlığını tasvip etmiyorum zaten. Bize dayatılan bir hayatı tasvip etmediğim gibi. Dedemlerin zamanında ya da onların yaşadıkları mekanlarda evler daha kullanışlıydı. Salon, oturma odası, mutfak gibi bölmeler yoktu. Şimdi bir banyo kültürü çıktı. Seramiği olmak zorunda, metali olmak zorunda, doğalgazı olmak zorunda. Bunların da temizlik ürünleri gibi sanayi malzemeleriyle beraber bizlere getirdiği zararlar var. Bu ev bu nedenle bir nebzede olsa benim dünyam gibi. Buradaki malzemelerin genelinde el işçiliği fazladır. Basitten yapılmış, toplanmış, mutsuz bir şekilde konmuş ürünler değil.
“ESKİYE BİR HASRET VAR”
Otantik eşyalarla kaplı kafelere ve oralara merak saran müşterilere karşı tutumunuz nasıl?
Otantik eşyalarla kurulu mekanların beğenilmemesi durumu olamaz. Genelde bu tarz yerlerde hemen dolup taşıyorlar. Çünkü bu tarz yerler insanların kendi doğasından koparıldığı ortamlardır. O an fark edemeseler de özlemleri var. Modern mekanlara gidilmiyor, nerede antika var, nerede tarihi eser var oraya daha çok doluşuluyor. Duvarda sade bir taş duvar görmek insanları bulundukları ortamda daha da mutlu ediyor. Çünkü özümüzde eskiye bir hasret var. Teknoloji denen olay bizi sürükledi, getirdi bu tarafa ya da boyuta. Şimdi bir bakıyorsunuz yerde parkeler, duvarlar saten sıva, camlar, pencereler her şey yapay. Bunların temizlikle beraber bizlere getirdiği bir de külfet var. Bu temizlik malzemesi denen sanayi ürünlerinin sizin ömrünüze kattığı kısalık var. Çoğunluğu kanserojen malzemeler. Evlerde kullanılan çoğu kaplama malzemeleri dahi kanserojen. Temizlikte kolaylık yaratıyor ancak ömrü de bitiyor.
Kirecin Anadolu’nun kaybolan bir kültürü olduğunu söylediniz. Yapılarda kirecin önemine dair ne söylemek istersiniz?
Kaybolmuş bir kültür ama neticede kireçte temizlik demek. Kirecin olduğu yerde pislik olmaz. Tam bir Anadolu kültürü. Senelerce banyolarımızı kireçle badana yaptık. Ama şimdi ne kireç kaldı, ne de mimari. Şu anki yapılarda ruh denen olay yok. Bahsini ettiğiniz estetiği ise belki şehrin kaybolmuş sokaklarında bulabilirsiniz. 1930-1940’lı yıllarla birlikte bir erozyon yaşandı. Bizleri estetikten kopardılar. Hala daha bu büyük erozyon yaşanmaya devam ediyor. Bütün okullar, belediye binaları tek tip. Yaşadığımız güzelim binaları, birçok şeyi bahane ederek yıktılar, şu an oturduğumuz kutu şeklindeki evlere hapsedildik.
“TEK TEK KAYBOLUYORLAR ARTIK”
Belediyelere bu noktada bir eleştiriniz ya da çağrınız var mı?
Belediyelerin bu işlerde görevini yeterince yerine getirmediğini düşünüyorum. Bayraklı’da bulunan ve yıllardır restore edilmeyi bekleyen Yahya Paşa Yalısı bir örnek. Çok hisseli olduğu için müdahale edilmiyormuş. Ancak belediyenin üstesinden gelemeyeceği bir olay değil. Özellikle bina inşası anlamında Karşıyaka’da müthiş sıkıntılar var. Belediyenin asli görevlerinden biri de güzelleştirme çalışmasıdır. Müteahhit geliyor buraya ne yapıyor? 5 katlı bir daire yapıyor, ondan sonra parasını alıp gidiyor. Siz o 5 katlı binayla belki 60 sene baş başa kalıyorsunuz. Müteahhit orayı bırakıp gittiğinde sadece bir bina kalmasın ortada, bir görsellik kalsın. Kentin dokusunu neden mimariye yansıtamıyoruz? Bunun öncülüğünü belediye üstlenmediği zaman ne oluyor, bizim gibi insanlar tek tek kayboluyorlar artık. Bu bölgede dekorasyonla, restorasyonla ya da tasarımla ilgilenen kişi sayısı bir elin parmakları kadar bile yoktur belki.
Karşıyaka halkının ahşaba ya da yaptığınız işe tutumu nasıl?
Karşıyaka’nın halkı yıllarca ahşaba hazır olamadı. Ağaç onlara çok pahalı geliyor. Evet, mal ederken biraz pahalı ama siz bir MDF ya da suntayla yaptığınız dekoru 5 sene kullanabiliyorsunuz. 6. senesinde çöp oluyor. Bugün benim elime gelen bir masa var, 110 yaşında. Siz 5 senede dekoru tüketip gidiyorsunuz ama ahşap 100 yıl kalıyor.
“YETKİLİLER BÜROKRASİYİ AŞAMIYOR”
Son olarak neler söylemek istersiniz?
Şu an ahşap ölüyor. Bu konuda ne yazık ki devlet ve diğer tüm yetkililer bürokrasiyi aşamıyor. Evet, bizi finanse etmeye çalışsalar da bürokrasiyi aşamıyorlar. Bizim burada çok fazla sıkıntılarımız var. ‘KOSGEP aracılığıyla el sanatlarına kredi vereceğiz’ falan diyorlar. Anlaşma yapılıyor evet. Ama tepeden aşağıya gelene kadar üreticiye hiçbir şey kalmıyor. Çiçeğin dibine kadar su gelmiyor yani. Ben tek başıma çalışıyorum. Bir kişiyi daha yanımda çalıştırmaya kalksam bana 5 bin lira masrafı var. İki kişi çalıştırsam bana zaten hiçbir şey kalmayacak. Neticede bu el sanatları. Halbuki el sanatlarıyla ilişkili işler yapanların vergide, SSK’da ayrı tutulması gerekiyor. Bizim makine üretimiyle başa çıkmamızın zaten imkanı yok. Bunları aşmamız lazım. Bir de uyanıklar ortaya çıkmaya başladı. Bizim kültürümüzdeki –bir örnek Kuranı Kerimdeki- motifleri, bize sıcak duran şeyleri alıyorlar, onu deftere çeviriyorlar. Sizin kültürünüzün içinde olan motifleri kullanıp tekrar size satıyorlar. Geldiğimiz son durum bu.