İzmir’in Bayraklı İlçesi’nde belgesellere konu olacak bir yaşam sürdürülüyor. Bu hikayeyi biz değil, kadınlar yazıyor aslında. Ülkenin doğusundan; Diyarbakır’dan, Hakkari’den, Muş’tan ve belki temas edemediğimiz daha birçok coğrafyadan İzmir’e gelen kadınlar, terk ettikleri yerlerde yaptıkları tandır ekmeği geleneğini, bulundukları kentlerde de sürdürmeye devam ediyor. Kalabalık nüfuslu ve dar gelirli aileler, hayat pahalılığı karşısında ekmek ihtiyaçlarını karşılamak için tekrardan tandıra yönelirken, belli bir zaman sonra icra ettikleri bu geleneği birer meslek haline getirdiler. Daha çok köylerde yapılan tandır ekmeğini şimdi betona gömülen metropollerde ortaya koyan kadınlar, sadece ‘hangi devirde kaldık?’ diyen ‘şehir insanıyla!’ değil, iş beğenmeyip kıraathanelerde gezen eşleriyle de savaşıyor. Kente geldikleri ilk yıllarda Türkçe konuşmakta dahi zorlanan kadınlar, ekmek satışlarını daha rahat yapabilmek adına dillerini geliştirdi. Tüm bu çaba ise eskiden okutamadıkları ve küçük yaşta evlendirmek zorunda kaldıkları kızlarının kaderini diğer çocuklarına yaşatmamak. Maddi durumu iyi olan ve eski tatlara özlem duyan insanlara tandır ekmeği satan kadınlar, geride kalan çocuklarını okutmak için yıllar geçse de ellerini ateşe tutmaya, o dumanı solumağa mecbur olduklarını söylediler. Senelerdir evli olmalarına rağmen ‘resmi nikahları’ dahi olmayan kızlarına bunu bir özür ve borç bilen kadınların borçlanarak yaptıkları tandırda kurdukları şu sözler her şeyi özetliyordu aslında: “Nesilden nesile geçen bir gelenek. Ben kızıma göstermem ama. O gitsin okusun. Elini sakın ama sakın buna bulaştırmasın. Hamur değil kalem tutsun…”

“HAMUR DEĞİL KALEM TUTSUN”
Tandır ekmeğinin hayli zahmetli bir iş olduğunu fakat ucuza mal ettiklerini kaydeden Diyarbakırlı 51 yaşındaki bir teyze, “Bizler Doğu’da da bu işi yapıyorduk. Annemizden gördük, küçükken başladık yapmaya. Annemizde kendi annesinden görmüş. Nesilden nesle geçen bir gelenek aslında. Ben kızıma göstermem ama. O gitsin okusun. Elini sakın ama sakın buna bulaştırmasın. Hamur değil kalem tutsun… Zevk için yaptığımız zamanlar çok nadirdi. Hamuru yoğur, odunu kır, ateşi yak, duman, pislik… Ekstra evin işleri, hepsi çok yorucu. Sevdiğimiz kadar sıkıntı da çekiyoruz. Şimdi büyükşehirlerdeyiz. Çevremizdeki komşularla bir araya geldik. Ayıptır söylemesi Türkçemiz çok iyi değildi, konuşamazdık pek. Okuma, yazmamız da yok zaten. Hayatta çok pahalı. Ekmek olmuş kaç para? Burada oturan insanlar da hep yoksul, aileler ise kalabalık. Ekmek nasıl yetişsin? Baktık ekmeklerimizi beğenenler çok eski tandırımızı bıraktık, borçla harçla yeni bir tandır yaptık. Gerçi bu da çok iyi değil. Arkası uçurum gibi. Yağmur yağınca, rüzgar olunca korkuyoruz yapmaya. Ne yapalım gücümüz buna yetti. Bileğimiz yettiğince hamuru yoğurduk, tandıra vurduk, dilimiz döndüğünce de kendimizi anlatıp satışımızı evden yaptık. Sağ olsun bizi bilenler, duyanlar gelip alıyorlar, arkasını da getiriyorlar” dedi.

ERKEKLER İŞTE DEĞİL KAHVEDE!
Sabahın 5’inde hamurlar yoğruluyor ardından odunlar kırılıp tandıra atılıyor. Yerin altına açılan tandır yanarken kadınlar hamura şekil verip ateşe ellerini koyuyor. Kadınların duman soluduğu bu anlarda erkekler ise ne yazık ki işte değil kahvede oluyor. Eşlerinin iş beğenmeyip günlerce kahvehanelerde oturduğunu, üstelik oyun oynayıp konu komşuya borçlandıklarını belirten Hakkarili 55 yaşındaki bir teyze ise “Bazen çalışıyorlar, bazen de hiç iş-güç derdinde olmazlar. Sabah kahvaltısından sonra doğru kahve. Akşam geç vakitlerde de eve gelirler, sofra tekrar onlar için serilir. Aman bize bulaşmasınlar da… Eskiden ekmeği kendimiz için yapardık, böyle para kazanmazdık. Maddi durum olmayınca iki kızımı okutamadım, adam okuldan çıkardı, sonrada evlendirdi zaten. Yaşları da küçüktü. Bir kızımın 4 çocuğu var ama hala resmi nikahı yok. Eşinden bir dönem çok fazla şiddet görüyordu. Sığınma evlerine gitmeyi dahi düşündü. Diğer kızımın eşi hapishanede. Eşinin ailesi kızıma gelen bütün yardımlara el koyuyor, 4 kızıyla mücadele veriyor. Diğer 4 kızımın günahına girmeyeceğim. Onları okutacağım. En büyük isteğim de bu. Zaten onların hayatı kurtulursa benim hayatım da kurtulur. Onlara bir özür borcum var. Kardeşlerinin aynı kaderi yaşamalarına izin vermeyeceğim” diye konuştu.

VE KADINLAR, BİZİM KADINLARIMIZ…
Emektar, yorgun ama bir o kadarda umutlu Anadolu kadınlarının yanından ayrılırken, onlardan geriye Nazım Hikmet’in dizelerini anımsatan yaşamları kaldı…
‘Ve kadınlarbizim kadınlarımız:korkunç ve mübarek elleriince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyleanamız, avradımız, yarimizve sanki hiç yaşanmamış gibi ölenve soframızdaki yeriöküzümüzden sonra gelenve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımızve ekinde, tütünde, odunda ve pazardakive kara sabana koşulan ve ağıllardaışıltısında yere saplı bıçaklarınoynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olankadınlar...’

0 Yorum
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Bir Yorum Bırakın