Radyo hatıralarını “ölümsüzleştirdi”

TRT’de 32 yılı aşkın süredir prodüktör olarak görev yaptıktan sonra emekli olan Haluk Gürkan Arığ, programlarda konuk ettiği ünlü radyo programcılarının yayın hatıralarını ‘Stüdyo Kokusu’ isimli kitapla ölümsüzleştirdi


  • Oluşturulma Tarihi : 02.01.2020 10:12
  • Güncelleme Tarihi : 02.01.2020 10:12
  • Kaynak : HABER MERKEZİ
Radyo hatıralarını “ölümsüzleştirdi”

ONURHAN ALPAGUT
Haluk Gürkan Arığ’nın radyo ile olan serüveni duyduğu bir anonsla başladı. Bunu bir fırsat olarak gören Arığ hemen gerekli başvurusunu yaparak art arda girdiği sınavlardan sonra radyoculuğa ilk adımını attı. Sıkı bir eğitim sonrasında Türkiye’nin değerli radyocularından birisi olan Arığ, stüdyosunda Türkiye’nin ünlü isimlerini ağırladı. Konuklarıyla yaptığı değerli sohbetleri tüm herkesin duymasını isteyen Arığ ‘Stüdyo Kokusu’ adlı kitabını yazdı. Dorlion Yayınlarından çıkan 385 sayfalık kitap, bir döneme damga vuran isimler ile Arığ’nın hoş sohbetlerini okuyucularıyla paylaşıyor.



HERŞEY BİR ANONSLA BAŞLADI
Radyocululukla olan serüveniz nasıl başladı?
Benim hikayem 1985 yılı Kasım ayında, televizyon ve radyodan duyduğum anonsla başladı. “TRT Radyolarında görevlendirilmek üzere yardımcı prodüktör alınacaktır.” İşte dedim, beklediğim fırsat. O tarihlerde SSK Genel Müdürlüğünde çalışıyorum. Hemen müracaat ettim. Sınavlar ardından sınavlar. Sonuçta başardım ilk sınavları. Sonra üç ay sıkı bir eğitim... Başta Turgut Özakman olmak üzere deneyimli pek çok yayıncıdan eğitim aldım. Rahmetle andığım Turgut Hoca’nın ilk sözlerini hiç unutmam: “Arkadaşlar TRT bir yayın kuruluşu. Yayın için prodüktör önemlidir. Prodüktörün yazmadığı hiçbir cümle antenden çıkamaz. Onun için sorumluluğunuz çok ağır. Dikkatli olmanız, çok okumanız, çok araştırmanız, bilgiyi doğrulamak için en az üç kaynaktan teyit etmeniz ve Türkçeyi doğru kullanmanız gerekir.” Yayın hayatım boyunca bu cümleler kulağımdan hiç çıkmadı. Yaklaşık sekiz aylık süreç sonunda 1986 yılının Haziran ayında Trabzon Radyosu’nda göreve başladım. Buna hayatımın dönüm noktası diyebilirim. Artık hayata, insanlara, haberlere, gazete manşetlerine, dost sohbetlerinde anlatılanlara, yolculuk yapanlara, gurbette olanlara, öğrencilere, çocuklara, yaşlılara, hastalara ve bütün medyaya daha farklı gözle bakmaya başlamıştım. Aldığımız eğitimler sonucu her şey benim için bir program konusuydu. Daha önce hiç böyle düşünmüyordum. Bakıyordum ama görmüyordum. Beni ilgilendirmeyen konuların üzerinde durmuyordum. Ama artık her kesimden insana, o günlerde tek yayın kuruluşu olan TRT radyolarından bilgi aktarmak durumundaydım. Bu bilgiler doğru ve güvenilir olmalıydı. Mesaj içermeli ve ilgi çekmeliydi. Güzel ve anlaşılabilir bir Türkçe ile sunulmalıydı. Ulaştığım bilgileri en az üç kaynaktan doğrulamak kamu yayıncılığının en önemli ilkesiydi.
İlk programınızı hatırlıyor musunuz?
İlk programım Türkiye Radyoları’nın 1960’lı yılların sonunda başlayan ve hala yayınlanan en eski programı “Günaydın.” 06.10’da başlar, 07.30’a kadar sürerdi ve Radyo-1’den bant olarak yayınlanırdı. İlk yazdığım program metni şöyle başlıyor: “İyi sabahlar sevgili dinleyiciler. Sesimizin ulaştığı bütün dinleyicilerimize sevgi, saygı ve en güzel dileklerimizi ileterek başlatıyoruz bugünkü ‘Günaydın’ programını. Toprağınız bereketli, ürününüz bol, yuvalarınız şen olsun.” O zamanlar kırsal kesime yönelik olarak hazırlanan programlarda toprak, ürün gibi sözcükler sık kullanılırdı. Ama şimdi öyle mi? Sosyal değişim, teknolojik gelişme, iletişim kaynaklarının çoğalması ve tarım politikalarında yapılan değişimler hedef kitleyi de değiştirdi. Artık sabahın o saatlerinde çiftçi, besici ve tarımla uğraşanlar değil, büyük kentlerde yaşayanlar dinliyor programı. Hiç unutmuyorum, idealist bir prodüktör olarak, programımı kim, nerede ve nasıl dinliyor; hedef kitleye ulaşabiliyor muyum, yararlı olabiliyor muyum kaygısıyla sabahın o saatlerinde fındık ve çay bahçelerini gezerdim. İletişim kaynağımız o dönem yalnızca mektup... Biz de dinleyicilerden geri dönüşüm alamadığımız için programları masa başında değil, köyleri gezerek yerinde yaptığımız röportajlar ile gerçekleştirirdik. Şimdi öyle mi? Dinleyici teknolojinin hızlı gelişmesi ile birlikte, anında programa katılabiliyor, soru sorabiliyor, istekte bulunabiliyor.
Kariyeriniz nasıl ilerledi?
Trabzon Radyosu benim meslek hayatımın en verimli geçtiği radyo. İlkleri hep orada yaşadım. Radyo bizim evimizdi. Tüm zamanımızı orada geçirirdik. Prodüktörlüğümün yanında ses olurum da olduğu için yeri geldiğinde röportaj da yapardım. Özellikle 1988 yılında başlayan canlı yayınlar sırasında sürekli stüdyo dışı canlı bağlantılar gerçekleştirirdim. Sabah yola çıkar, gece yarısına kadar dört beş kez farklı yerlerden farklı konularda röportajlar iletirdim. Hem prodüktör, hem spiker hem de teknisyenlik yapardım. Belki çok yorulurdum, strese girerdim, ama seviyordum bu yorgunluğu. 1989 yılının Aralık ayında Ankara Radyosu’na tayinim çıktı. Bölge radyosundan sonra merkez radyoda çalışmak ayrı bir deneyimdi. Hocalarım ile birlikte aynı programlarda görev yapmak ufkumu açtı. Önce “Günaydın” sonra “Günle Gelen” sabah kuşağı... “Geze Geze Türkiye” adıyla önerdiğim gezi programını üç yıl kendi sunumumla gerçekleştirdim. “Sağlık Rehberi”, “Aynı Çatı Altında”, “Alo Radyo-1”, “Hayat Sahnesi”, “Sahur Özel Programları”, “Bayram Özel Programları” aklımda kalan, yapımını üstlendiğim programlar. Kent Radyo’daki “Radyodaki Günlerim” benim sunduğum özel bir programdı. 180 deneyimli yayıncıyı konuk ettim. Kitabımın da kaynağı bu programdır. Son olarak Türkiye Radyoları’nın canlı olarak hala yayınlanan en eski programı olan “Gecenin İçinden” programında görev aldım. Bu süre içinde radyo yayıncılığı adına naklen yayınlar, röportajlar, bant programlar, canlı programlar, haber programları, eğlence programları, özel programlar hatta çocuk programlarına skeç bile yazdım.
Türkiye’de radyocu olmak…
Aslında dünyadaki radyoculardan pek farkımız yok… Artık teknolojiyi dünya ile aynı zamanda kullanabiliyoruz. Teknik açısından hiç eksiğimiz yok diyebilirim. Tabii ki bu teknolojiyi kullanabilecek personel çok önemli. Prodüktör, spiker ve teknik yönetmenler için okul, TRT radyoları… İletişim fakültelerinde bu kadrolar yetişmiyor. Hala usta çırak ilişkisi diyebileceğimiz bir sistem var. Uygulama yapmadıkça yayıncılık öğrenilemez. Bir yayıncı 10 yılda yetişiyor. O da yayıncılığı sever ise. Ben TRT radyolarında kamu yayıncılığı yapan prodüktördüm. Çok severek, isteyerek yaptım mesleğimi. İstediğim programları önerdim, istediğim müzikleri kullandım, istediğim konu ve konukları seçtim. TRT ilkeleri dışına hiç çıkmadan dinleyicilere doğruları aktarmaya çalıştım. Ben bildiklerimi, birikimlerimi mesleğe yeni başlayan arkadaşlar ile hep paylaşmışımdır. Kural bu olmalı.

STÜDYO ANILARINI KİTAP HALİNE GETİRDİ
“Stüdyo Kokusu” adlı kitabınızdan bize kısaca söz eder misiniz?
2010 yılında “Gecenin İçinden” programının yapımcısıydım. Programın bir bölümünü deneyimli yayıncılara ayırmaya karar verdim ve önerime yazdım. Kabul edildi ve bu bölümün ismine “Radyodaki Günlerim” dedim. Konuk olan deneyimli yayıncıların radyo günlerini konuşacak, anılarını paylaşacaktık. Bu bölüm çok beğenildi. Devam etmesi konusunda ısrarlı istekler geldi, ben de 2011 yılında devam ettim. O dönem bu programın kitap haline getirilmesi için çok baskı gördüm, ama beceremedim. 2016 yılında “Kent Radyo Ankara” adıyla yeni bir radyo kanalı açıldı. “Radyodaki Günlerim” programını bu kanalda yapmam için teklif geldi. Ben de sevdiğim bir program olduğu için kabul ettim ve deneyimli yayıncıları 2016 ve 2017 yıllarında iki yıl daha konuk ettim. Yani bu programda yaklaşık 180 radyo yayıncısını konuk etmişim. İstedim ki bu sohbetlerde anlatılanlar, hatıralarımızda kalanlar uçup gitmesin. Bu güzellikleri bir kitap haline getirip, dinleyemeyenlere ve yayıncılara bir kaynak olsun istedim. Sohbetlerimizi olabildiğince aktarmaya çalıştım. Tüm konuklarımla fotoğraf çektirmeye özen gösterdim. Bunlar önemli belgelerdir diye düşündüm ve metinleri fotoğraflarla süsledim. Kendi düşüncelerimi, anılarımı da ekledim kitabıma. Radyoyu anlatmaya çalıştım. Radyo yayıncılığının ne kadar zor, ama bir o kadar keyifli olduğunu vurgulamak istedim. Beş dakika dinleyip geçtiğimiz programların yapımı için haftalarca çalışıldığını iletmek istedim. Böylece “Stüdyo Kokusu” ismini verdiğim kitap oluştu. Dorlion Yayınevi’nde basılan kitabım 385 sayfa… Jülide Gülizar, Ali Kocatepe, Halit Kıvanç, Orhan Ayhan, İzzet Öz, Gülseren Gürtunca, Ülkü Kuranel, Ceyhan Baytur, Aytaç Kardüz, Harun Yöndem gibi hepsi çok değerli 32 yayıncının anılarını, çalışma ortamlarını, o günkü teknikleri okurken yıllar öncesi gidecek pek çok yaşanmışlıklar film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçecek… Sohbetler belgesel tadında gerçekleştiği için belki de bu kitap, radyo yayıncılığının dünü ve bugününü karşılaştırma fırsatı sunacak okuyuculara.
TÜRKİYE’NİN EN DEĞERLİ İSİMLERİNİ AĞIRLADI
Stüdyoda en unutamadığınız anlar nedir? Bizimle paylaşır mısınız?
Yayıncılık keyifli, bir o kadar da zor ve stresli. Her konuda söyleyecek bir şeyleriniz olmalı. Birbirinden farklı o kadar çok konu araştırıyorsunuz ve o kadar çok uzman konuk ile görüşmek durumunda kalıyorsunuz. Hal böyle olunca, değişik mesleklerde pek çok insan tanıyorsunuz. Sanatçısından tıp doktoruna, sporcusundan yazarlara, gazetecilerden akademisyenlere... Benim de otuz iki yıl içinde tanımaktan onur duyduğum ünlüler, yazarlar, tiyatro sanatçıları, ses ve saz sanatçıları oldu. Örneğin, tiyatro dünyasının unutulmazı Yıldız Kenter. Ordu iline tiyatro festivali için gelmişti. Ben de canlı bağlantı yapmak için hemen bulunduğu otele gittim. Tanıştık, yayınla ilgili bilgileri aktardım. Çok mutlu oldu, samimi ve sıcak davrandı. Ama karşınızda Yıldız Kenter olunca heyecanlanmamak mümkün değil. Heyecanımı profesyonelce örtmeye çalıştım ve çok güzel ve özel bir röportajla canlı yayını gerçekleştirdim. Yayındaki son cümleleri şu oldu: “Şimdi bu basit alet ve telefon aracılığı ile beni bütün Türkiye duydu mu?” Yıldız Kenter, tanımaktan, sohbet etmekten onur duyduğum, meslek hayatımın ilk konuklarındandır. Daha sonra Sadun Boro Trabzon’a ünlü “Kısmet” adlı yelkenlisi ile geldi. Tabii hemen limana gittim, Sadun Bey’i buldum. Çok içten karşıladı, bana “Pupa Yelken Sadun Boro Kısmet’in Dünya Seyahati” isimli kitabını imzaladı. Tarih: 30.07.1989. O anlattı, ben kaydettim. Unutamayacağım röportajlardan biridir. Sadun Boro’yu rahmetle anıyorum… 1988 yılında Sarp sınır kapısı açıldı. Töreni, Türkiye geneline ortak yayın yapan Radyo-1’de sabah kuşağında yaptığım canlı yayınla ben duyurdum. Radyo-1’de “Alo Radyo-1” adıyla canlı eğlenceli bir program yapıyorduk. Ünlü ses sanatçılarını konuk ediyorduk. Muazzez Abacı da katıldı programa. Ankara Radyosu’nda yetişen bir sanatçı olduğu için çok duygulandı, coştukça coştu. Biz yapımcılar da girdik stüdyoya ve Muazzez Abacı’ya vokal yaptık. Bunu da unutamam. Keyifli ve eğlenceli yayınların yanısıra gerilimli ve acı olayları da canlı yayınlar ile aktarmak durumundaydık. Amerika’nın Irak’a karşı askeri harekâta başlaması 17 Ocak 1991’de gerçekleşti. “Günle Gelen” ekibi olarak hemen canlı yayınlara başladık. Sınırımızda bir savaş vardı ve Türkiye’yi nasıl etkileyeceği merak konusuydu. Akademisyenler, siyasiler, bakanlar stüdyoya konuk edildi. Hızlı çalışmak zorundaydık. Ama konu hassas olduğu için hata yapma riski sıfır olmalıydı. O günkü teknoloji ile canlı yayına telefon bağlama şansımız yoktu. Odalarımızda telefon kaydı yapıyor, hemen montajlıyor, nöbetçi denetçiler hemen denetliyor ve yayına yetiştiriyorduk... Tabii ki büyük Marmara depremi… Merkez üssü Kocaeli’nin Gölcük İlçesi olan 17 Ağustos 1999’da saat 03.02’de meydana gelen ve yaklaşık 45 saniye süren 7,4 büyüklüğündeki depremin üzerinden yirmi yıl geçti. Ama yaşanan acılar hala belleklerimizde. Deprem duyulur duyulmaz hemen harekete geçtik. Radyo aracı ile ilk ekip yola çıktı. Altı yedi kişiydik. Prodüktör, spiker ve teknisyen arkadaşlarımla bütün deprem bölgesini dolaştık. Manzara korkunçtu! Etkilenmemek mümkün değildi. Bir şey yapamamak daha da acıydı. Gittiğimiz yerlerden canlı yayınlar yapmaya çalıştık. Yalova’ya geldiğimizde ilk durduğumuz yer yazlık siteydi ve heyecan yaşanıyordu. O anda Ziya Taşkent’in cesedine ulaşıldığı haberi geldi. Çok üzücüydü ve hemen bu acı haberi canlı yayınla dinleyicilerimize aktardık. Depremi ve o anları unutmam mümkün değil. Tam bir travmaydı, bir daha yaşanmaması dileğimle. Canlı yayınlar risklidir ve hata yapma payı yüksektir. Unutulmaz canlı yayınlar yaşadık, yazmaya kalksam sayfalar sürer. spiker hataları, teknisyen hataları, prodüktör hataları, konukların geç gelmesi ya da gelememesi, telefon bağlantılarının kesilmesi ve daha neler neler...
BİR DÖNEMİN EN ETKİLİ YAYIN ARACI “RADYO”
Geçmişten günümüze radyoculuğun önemi yeri ve gelişimi nedir?
Ben radyo çocuğuyum. Benim çocukluğumda radyodan başka kitle iletişim aracı yoktu. Radyo evimizin başköşesinde, üstünde dantel örtüsüyle her zaman gözlerimin önünde... Yaşı ellinin üzerindekiler çocuk iken, benim gibi bu insanlar buraya nasıl girdiler diye bakmak için radyoyu bozmuşlardır. Lambalı radyolar… Açarsın, beklersin sesin gelmesini. Önce biraz cızırtı, sonrasında müzik sesi gelmeye başlar. Uzun dalga, kısa dalga... Radyo dünyadaki ilk elektronik kitle iletişim aracı. Günümüzde her yerde dinleyebilmek mümkün; evde, arabada, bilgisayarda, saatlerde, telefonlarda... Dinlerken çalışmamızı da engellemiyor. Yani radyo dinlerken her şeyi yapabilirsiniz; kitap okuyabilir, yürüyebilir, spor yapabilir, yemek yapabilir, ders çalışabilir, araç kullanabilirsiniz. Düşünün araç kullanırken radyo dışında kullanabileceğiniz başka bir kitle iletişim aracı var mı? Yok. Radyo aynı zamanda en hızlı haberleşme aracı. Naklen yayın istendiğinde on beş dakikada bağlanabilirsiniz, bilgi aktarabilirsiniz. Radyo hala önemini koruyor, her ne kadar iletişim kaynakları çoğalsa da… Antenden çıkan büyülü ses alıcılarınıza ulaştığında hala gizemli, hala eğlendirici, hala bilgilendirici, hala hayal sınırlarınızı zorluyor. Teknolojinin hızla ilerlemesine tanık olduk. Yayın sistemleri değişti. Bantlarla başladığımız yayınlar artık dijital platformlarda daha rahat yapılıyor. Türkiye’de ilk resmi radyo yayını 6 Mayıs 1927 tarihinde İstanbul Sirkeci’de Büyük Postane’nin stüdyoya dönüştürülen üst katından gerçekleştirilmiş. Türkiye’de kamu hizmeti gören radyo ve televizyon bugün, bilindiği gibi, TRT (Türkiye Radyo Televizyon) adı ile kurulan bir kamu kuruluşunun yönetiminde. Ancak, bu duruma gelişi 1 Mayıs 1964 yılında çıkarılan yasa ile olmuş, o tarihe kadar radyo yayınları çeşitli yönetimlerde yayıncılık yaşamını sürdürmüş. 1974 yılında radyoculukta da önemli bir gelişme yaşanmış, radyo yayınları merkezden TRT1, TRT2, TRT3 yayın postaları olarak yapılanmış ve TRT1 24 saat yayına başlamıştır. TRT1´de müzik, eğitim, haber, reklam, eğlence, drama programları; TRT2’de eğitim-kültür, drama, haber, müzik programları; TRT3´de çok sesli müzik ve eğitici müzik programları yayınlamaya başlamıştır. 1992 yılında ilk özel radyo yayınları FM bandında başlamış, biri Yabancı Pop, diğeri ise Türkçe Pop Müzik yayını yapan iki özel radyo kanalı radyo yayıncılığında yer almıştır. Radyo yayıncılığında dünden bugüne yaşanan gelişmeler, medya kuruluşlarını da yeniden yapılanmaya sevk etmiş ve birden fazla radyo istasyonu açılmış. Dinleyicilerin beklentileri ve istekleri doğrultusunda uzmanlık isteyen kanallar devreye girmiş. Trafik, çevre, caz gibi özel müzik bilgisi gerektiren farklı istasyonların oluştuğunu görüyoruz, dinliyoruz. Radyo artık bir müzik kutusu değil, tematik yayıncılığın geçerli olduğu bir kitle iletişim aracı haline gelmiştir. Haber radyosu, rock radyosu, klasik müzik radyosu, Türk Sanat ve Türk Halk Müziği radyoları, sohbet radyoları, yabancı müzik radyoları, yerli müzik radyoları, trafik ve çevre radyoları tematik radyoculuğa örnek olarak gösterilebilir. Son yıllarda gelişen internet yayıncılığı ve radyolarına her gün bir yenisi ekleniyor… Ben bu gelişimin tanıklarındanım ve “Stüdyo Kokusu” kitabımda yer alan deneyimli yayıncıların yayıncılıkla ilgili anılarını okudukça herkes buna tanık olacak…1950-1960-1970-1980 ve 1990 yıllarında yapılan yayıncılıkla ilgili bilgi sahibi olacak… Radyonun dünü ve bugününü karşılaştırma fırsatı bulacak…
Sizi kısaca tanıyalım…
27 Aralık 1954 tarihinde babamın görevi dolayısıyla bulunduğu Şanlıurfa’da doğdum. Eğitim yaşamım Ankara’da geçti. 1 Eylül 1973 tarihinde SSK Genel Müdürlüğü’nde çalışmaya başladım. Üniversiteyi çalışarak okudum. 29 Haziran 1986 tarihinde TRT Trabzon Radyosu’nda prodüktör olarak göreve başladım.11 Aralık 1989 tarihinde TRT Ankara Radyosu’na tayin oldum. Toplamda kırk beş yıl devlete hizmet ettim. 32 yıl 2 ay TRT’de çalıştıktan sonra 16 Ağustos 2018 tarihinde emekli oldum. Yüzlerce programa, naklen yayına, röportajlara ve projelere imza attım.

 

Haber Merkezi