- Gündem
- 01.01.2026 13:31
Sistemin faturası 2026’da da kadın ve çocuklara kesilebilir
Af düzenlemeleri ve etkisiz koruma politikalarının kadınları daha büyük risk altına soktuğunu söyleyen Hacer Yıldırım Foggo, “Bu yaklaşım değişmezse 2026’da da benzer hatta daha ağır vakaları konuşuruz” dedi
- Oluşturulma Tarihi :
- Güncelleme Tarihi :
- Kaynak : HABER MERKEZİ
BERKAY ERDEN / ÖZEL HABER - Geride bıraktığımız 2025 yılı kadınlar ve çocuklar açısından derin yaralar açan bir yıl olurken, başlayan yeni yılda da kadın ve çocukların aynı olumsuzlukları yaşayacağı yönünde toplumda bir endişe hakim. Yargı düzenlemesi ile gelen aflar ve ekonomik sıkıntıların faturasını kadınlar ve çocuklar hayatlarıyla ödemeye devam ederken, Gazeteci ve İnsan Hakları Aktivisti Hacer Foggo, 2026 yılına mevcut politikaların devam etmesi halinde daha ağır tablolar ile karşılaşabileceğimizi söyledi. Tahliye durumlarında faillerin analizinin iyi yapılarak cezaevinden çıkartılması gerektiğini aktaran Foggo, failin serbest kaldığı bilgisinin kadına söylenmesi gerektiğini vurguladı. Ekonomik koşulların çocukları çalışmak zorunda bıraktığını ve Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) uygulamasının da bunu kurumsallaştırdığını dile getiren Foggo, milyonlarca emekli ve asgari ücretlinin de yoksulluk sınırının altında yaşamak zorunda bırakıldığını söyledi.

BİREYSEL DEĞİL SİSTEMSEL
Koruma mekanizmaları işlemediği için kadına yönelik şiddetin devam ettiğini aktaran Foggo, “Türkiye’de kadınlar için ev, çoğu zaman güvenli bir alan değil, şiddetin merkezine dönüşmüş durumda. Silaha erişimin kolaylığı, etkin denetim mekanizmalarının yokluğu ve cezasızlık algısı, şiddeti büyüten başlıca faktörler. Kadına yönelik şiddetin İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Antalya ve Ankara gibi büyük kentlerde yoğunlaşması da bunun sadece ‘kırsal’ ya da ‘eğitimle’ açıklanamayacak, politik bir sorun olduğunu gösteriyor. Eğer mevcut tablo değişmezse, 2026’da da benzer hatta daha ağır bir tabloyla karşılaşmamız maalesef çok olası. Çünkü kadın cinayetleri bireysel suçlar değil, koruma mekanizmalarının işlemediği, önleyici politikaların hayata geçirilmediği ve şiddetin yeterince ciddiye alınmadığı bir sistemin sonucu. Şiddeti durdurmak için yalnızca sonrasına değil, öncesine odaklanan güçlü bir koruma ve önleme politikası şart” dedi.

AFLARIN BEDELİNİ KADINLAR ÖDÜYOR
Af uygulamalarının ve yargı paketi değişikliklerinin toplumsal cinsiyet temelli şiddetin hesaba katılarak yapılması gerektiğini ifade eden Foggo, “Şiddet failleri açısından bakıldığında, af ve erken tahliyeler ciddi bir ‘cezasızlık’ algısı yaratıyor. Kadınlar açısından ise bu durum, doğrudan bir yaşam hakkı ihlali anlamına geliyor. Burada çok kritik bir sorun var, af ve infaz düzenlemeleri hazırlanırken, toplumsal cinsiyet temelli şiddet neredeyse hiç hesaba katılmıyor. Risk değerlendirmesi yapılmadan, failin geçmiş şiddet öyküsü dikkate alınmadan yapılan tahliyeler, kadınları açıkça tehlikeye atıyor. ‘Bir hata oldu’ denilerek geçiştirilecek bir mesele değil bu, çünkü bedelini kadınlar hayatlarıyla ödüyor. Bu tür afların yapılmasının temel nedenlerinden biri cezaevlerindeki doluluk oranı ve sistemin sürdürülemezliği. Devletin yükünü hafifletmek için kadınların güvenliğinden vazgeçilemez. Eğer bu yaklaşım değişmezse, 2026’da da benzer vakaları konuşmaya devam ederiz. Birçok ülkede, kadına yönelik şiddet failleri için risk değerlendirmesi zorunludur. Failin geçmiş şiddet öyküsü, tehdit davranışları, silaha erişimi ve mağdurla teması detaylı biçimde analiz edilir. Bu değerlendirme yapılmadan tahliye kararı verilmez. Örneğin İspanya, kadınlara yönelik şiddet suçlarında bu risk analizini yasal zorunluluk haline getirmiştir. Yüksek riskli failler için erken tahliye ya hiç uygulanmaz ya da çok sıkı koşullara bağlanır. Avrupa Konseyi standartlarına ve İstanbul Sözleşmesi’ne göre tahliye edilen failden önce mağdur bilgilendirilir, kadının korunma talebi, barınma ihtiyacı ve güvenlik planı birlikte ele alınır. Yani sistem, ‘fail serbest kaldı’ bilgisini kadından saklamaz, tam tersine, kadını güçlendiren bir güvenlik zinciri kurar” şeklinde konuştu.
4 YILDA 377 BİN ÇOCUK İŞÇİ OLDU
Yetersiz sosyal destekler nedeniyle çocukların çalışmak zorunda kaldığını dile getiren Foggo, MESEM uygulamasının ise çocuk işçiliği kurumsallaştırdığını söyledi. Foggo, “Türkiye 2026’ya, çocuk yoksulluğunun derinleştiği ve çocuk işçiliğinin kalıcı hale geldiği çok kritik bir eşikte giriyor. OECD ülkeleri arasında çocuk yoksulluğunda ikinci sıradayız. TÜİK verileri 7 milyonun üzerinde çocuğun yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında yaşadığını ortaya koyuyor. Bu tablo üzerinde şekillenen MESEM uygulaması, çocuk işçiliğini azaltmıyor, aksine kurumsallaştırıyor. 2024–2025 döneminde MESEM kapsamında çalışırken hayatını kaybeden 70’ten fazla çocuk, sistemin ne kadar denetimsiz ve güvencesiz olduğunu acı biçimde gösterdi. Yalnızca 4 yılda yaklaşık 377 bin çocuk daha işçi haline geldi. Bu bir tercih değil, yetersiz beslenme, okul masrafları, barınma krizi ve hak temelli olmayan sosyal destek nedeniyle çocukların ailelerinin hayatta kalmakta zorlanmasının sonucu” ifadelerini kullandı.
MİLYONLARCA ÇALIŞAN YOKSUL
Asgari ücret civarında maaş alan milyonlarca çalışanın yoksulluk sınırının çok altında yaşadıklarını belirten Foggo, sözlerini şu şekilde bitirdi: “Asgari ücret açlık sınırının etrafında ya da altında, yoksulluk sınırının ise çok altında. Milyonlarca insan resmi olarak ‘çalışıyor’ ama fiilen yoksul. Emeklilerin büyük bölümü, özellikle en düşük emekli aylığıyla geçinenler, açlık sınırının altında yaşıyor. Üstelik ‘geliri var’ denilerek sosyal desteklerin dışında bırakılıyorlar ve istatistiklerin içinde görünmez oluyorlar. Buradaki temel sorun, yoksulluğu hala yalnızca gıda üzerinden tanımlıyoruz. Oysa yoksulluk, barınma, ısınma, ulaşım, sağlık, eğitim ve sosyal yaşama katılım hakkına erişememektir.”
Kaynak : HABER MERKEZİ