BERKAY ERDEN / Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Milli Savunma Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Yankı Bağcıoğlu, CHP İzmir İl Binasında düzenlediği basın toplantısı ile gündeme dair açıklamalarda bulundu. Denizlerdeki gelişmelerden, İran ve Suriye’deki krizlere ilişkin değerlendirmelerde bulunan Bağcıoğlu, Adana’da kurulması planlanan NATO Kolordusunda da Türkiye’nin söz sahibi olması gerektiğini belirtti. Hazır olduğu belirtilen S400 sisteminin Türkiye’ye atılan 4 balistik füzeye müdehalede bulunmadığına dikkat çeken Bağcıoğlu, “alım kararının bedeli ağır ödendi” dedi. Savunma sanayinin önemine de vurgu yapan Balcıoğlu, Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki aktif ve emekli personeller ile şehit aileleri ve gazilerin yaşadığı sorunların da çözüme kavuşturulması gerektiğini söyledi.
14 DENİZ MİLİ MESAFEDEKİ SON SALDIRI CİDDİ BİR İKAZDIR
Karadeniz ve Ege Denizi’ndeki gelişmelerden bahseden Bağcıoğlu, askeri ve diplomatik hamlelerin koordineli şekilde kullanılması gerektiğini söyleyerek, “İkinci İnönü Zaferi’nin 105’inci Yıldönümü kutlu olsun! Başta ebedi Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Batı cephesi Komutanı İsmet İnönü’yü ve İstiklal Savaşımızın tüm kahramanlarını rahmet ve minnetle anıyoruz. Bu toprakları, semaları, denizleri vatan yapan tüm kahramanların yiğit ruhları şad olsun. Türkiye’ye mücavir bölgelerde yaşanan güvenlik gelişmelerine ilişkin olarak; Ukrayna-Rusya Federasyonu Savaşının bir harekât alanı da Karadeniz olmaya devam etmektedir. Tankerler ve ticari gemilere yönelik saldırılar ile sürüklenen mayınların oluşturduğu tehdit; Karadeniz’de deniz güvenliğini ciddi bir şekilde tehdit etmektedir. Karasularımızın ve hava sahamızın hemen dışındaki, İstanbul Boğazına 14 deniz mili mesafedeki son saldırı ciddi bir ikazdır. Deniz güvenliğinin söylemle değil eylemle sağlanabileceğini anlamak zorundayız. Karadeniz’de deniz güvenliğine yönelik bir süredir devam eden tehditlere karşı durumsal farkındalık sağlayabilmek, öngörülü olabilmek zorunludur. Diplomatik girişimler ile caydırıcılık maksatlı askeri tedbirleri koordineli belirleyerek zamanında uygulayabilmek önemlidir. Karadeniz’in en güçlü Deniz Kuvvetleri olan Türk Bahriyesi ‘Donanma varlığı’ ile Karadeniz’de ‘caydırıcılık’ sağlamalıdır. Denizlerdeki hak ve menfaatlerimizi korumanın çok ağır ve tarihi bir sorumluluk olduğunu, bir anda mavi vatan sevgisi artan troller ve dijital beslemelerle yaptırılan algı faaliyetleri ile bu sorumluktan kaçmanın mümkün olmadığını hatırlatmak isterim. Türkiye kıyılarına çok yakın ve etki mesafesinde bulunan Kerpe Adası’na hava savunma sistemi konuşlandırılması, askerî yönünden çok uluslararası hukuk boyutuyla önem taşıyan bir gelişmedir. Kerpe ve diğer Menteşe Adaları, 1947 Paris Antlaşması ile gayri askeri statüde Yunanistan’a devredilmiştir. Bu statü, söz konusu adaların askerî tahkimat ve silahlandırmadan uzak tutulmasını öngören açık bir hukuki rejim oluşturmuştur. Bu çerçevede Kerpe Adası’na hava savunma sistemi konuşlandırılması, adaların gayri askeri statüsünün fiilen aşındırılması anlamına gelmekte ve uluslararası hukuku ihlal etmektedir. Daha sonra Yunanistan’ın; Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’a bu sisteme ait kendi stoklarından mühimmat satışı ise asıl amacın Paris ve Lozan Antlaşmaları’nın getirdiği statüyü fiilen aşındırmak olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu nedenle söz konusu konuşlandırmanın uluslararası hukuka aykırı olduğu, ancak geçici nitelik taşıdığı varsayımıyla; güvenlik gerekçeleri ortadan kalktığında Kerpe Adası’ndaki askerî sistemlerin kaldırılmasına yönelik Türkiye’nin hak ve taleplerinin saklı tutulduğunun şimdiden kayıt altına alınması önem taşımaktadır. Bu hususun yalnızca diplomatik kanallarda değil, devam eden Güven Artırıcı Önlemler görüşmelerinde de resmî kayda geçirilmesi gerekmektedir” dedi.
SURİYE’NİN BİRLİĞİ KORUNMALI
Suriye’nin toprak bütünlüğünün Türkiye açısından önemine dikkat çeken Bağcıoğlu, “Son günlerde; Gazze’de işlenen insanlık suçları ve Batı Şeria’da süregelen baskı politikalarına ek olarak, İsrail’in; Suriye’nin güneyindeki hudut birliklerine ateş açması, bölgedeki gerilimi artırmaya yönelik yeni bir provokasyon niteliği taşımaktadır. Benzer şekilde Irak’taki İran yanlısı grupların Suriye’ye yönelik yoğun İHA saldırıları da bölgesel istikrar için önemli bir tehdittir. Bu tür provokasyonlara son verilmelidir. Suriye’de 30 Ocak askeri ve idari entegrasyon anlaşmasının gereklerinin yerine getirilmesi önemlidir. Türkiye’nin Suriye konusunda iki temel hedefi olmalıdır: Birincisi; Suriye devletinin birliği ve toprak bütünlüğünün korunması ve tüm toplumsal kesimlerin haklarının anayasal güvence altına alınmasıdır. İkincisi ve en önemlisi; Suriye topraklarından Türkiye’ye yönelik hiçbir tehdide müsaade edilmemesidir. İran ile ilgili duruşumuz nettir. Bölgemizde savaş ve çatışma istemiyoruz. Bölgemizin, ABD ve İsrail’in uluslararası hukuku ve kuralları hiçe sayan, masum sivilleri hedef almaktan çekinmeyen müdahalelerine maruz bırakılmasını reddediyoruz. İran’daki rejimin, baskıcı ve insan haklarını yok sayan politikalarını tasvip etmemekle birlikte, İran’ın ve bölgemizin geleceğine karar verecek olanların, sadece ve sadece burada yaşayanlar olduğunun altını çiziyoruz. Bölgemizin huzuru ve güvenliği, ülkemiz için hayati öneme sahiptir. Burayı istikrarsızlaştıracak her türlü girişimin karşısındayız. CHP olarak taraflara itidal ve sağduyu çağrısında bulunuyor, bölge ülkelerini ve uluslararası kamuoyunu, uluslararası hukuku hiçe sayan tüm müdahalelerin karşısında durmaya çağırıyoruz” ifadelerini aktardı.
NATO KARARGAH KONTROLÜ TÜRKİYE’DE KALMALI
NATO Kolordusuna ilişkin gelişmelerin Milli Savunma Bakanlığı tarafından paylaşılması gerektiğini belirten Bağcıoğlu, “Adana’da kurulması gündeme gelen çok uluslu NATO kolordusuna ilişkin sürecin, 2020 yılında başlatılan ve 2023 yılında onaylanan planlamalar çerçevesinde yürütüldüğü anlaşılmaktadır. Faaliyetlerin içinde bulunulan hassas dönem de dikkate alınarak, kamuoyunda belirsizlik ve soru işaretleri oluşturmayacak şekilde icra edilmesi gerekmektedir. Bu tür stratejik nitelikteki adımların şeffaflık ve zamanında bilgilendirme prensibi çerçevesinde yürütülmesi; yeni kolordu oluşturulması ihtiyacının nasıl doğduğu, kolordunun görevi, harekât sahası ve uygulanacak usuller gibi konularda Millî Savunma Bakanlığı tarafından uygun kapsamda bilgilendirme yapılması önem arz etmektedir. ‘NATO kolordusuna yönelik temel beklentiler ise’: Karargâh yapısı çok uluslu olsa dahi nihai komuta ve kontrolün Türkiye’de kalmasının kesin olarak sağlanması, Muharip unsurların (tümen/tugay) NATO’nun en etkin ve insan kaynağı açısından yeterli TSK’ya ait birliklerden oluşması, NATO Kuzey Atlantik Konseyi karar süreçlerinde Türkiye’nin milli menfaatleri gözetilerek gerekirse veto hakkının etkin şekilde kullanılması, Bu kapsamda; Türkiye’nin onayı olmadan herhangi bir harekât icra edilmemesi, Yapılması halinde; yabancı askerî birlik konuşlanmalarının TBMM onayı ve denetimine tabi olmasıdır. Halen Türkiye, Bulgaristan ve Romanya tarafından üçlü bir girişim halinde oluşturulan Karadeniz Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu, sürüklenen mayınlar ve tehlikeli cisimlere karşı faaliyet göstermektedir. Millî Savunma Bakanlığı tarafından yapılan paylaşımda Karadeniz’de bir Deniz Unsur Komutanlığı kurulacağı yabancı askeri personelin ziyareti duyurulurken ifade edilmiş ve kamuoyunda büyük merak uyandırmıştır. Kolordu teşkil faaliyetlerine benzer şekilde atılacak adımların şeffaflık ve zamanında bilgilendirme prensibi çerçevesinde yürütülmesi ve Millî Savunma Bakanlığı tarafından uygun kapsamda bilgilendirme yapılması önemli bir ihtiyaçtır. ‘Deniz Unsur Komutanlığına ilişkin kritik hususlar ise’: Bu yapının Karadeniz’de halen yürütülen mayın karşı tedbirleri faaliyetleriyle sınırlı olup olmayacağı, Türkiye–Bulgaristan–Romanya arasında halihazırda yürütülen girişimin bu yapı ile yeni bir kurumsal kimlik kazanıp kazanmayacağı, NATO’dan bağımsız olarak yürütülen Gönüllüler Koalisyonu içerisinde GKRY’nin olup olmadığı, Faaliyetlere Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin deniz unsurlarının (insansız deniz araçları dahil) katılıp katılmayacağı, Bu tür bir katılım olur ise Montrö Boğazlar Sözleşmesi hükümleriyle teknik olarak uyumlu olsa dahi sözleşmenin yerleşik uygulaması ve ruhu açısından nasıl değerlendirileceği, Karadeniz’e kıyısı olmayan devletler sadece insansız deniz araçları ile katılım sağlayacak ise bunun Montrö Sözleşmesi kapsamında nasıl değerlendirileceği, Montrö rejiminin aşındırılmasına yol açabilecek uygulamalara karşı alınacak tedbirlerdir. Sonuç olarak, Türkiye’nin güvenlik mimarisini doğrudan etkileyen bu iki girişimde ‘uluslararası yükümlülükler ile millî egemenlik, Montrö rejiminin korunması ve kamuoyu hassasiyetleri açısından dengeli ve şeffaf yaklaşım’ benimsenmesi gerekmektedir. İletişim konusunda bazı güncel hususlara ilişkin de zafiyet yaşanmaktadır. C 130 kazasına ilişkin sosyal medya ve basınında yapılan teyitsiz yorumlar süratle yayılmakta ve bazıları toplumda infial yaratmaktadır. Kaza kırım incelemesi devam ederken bu konuya ilişkin periyodik bilgilendirme yapılması önemlidir” diye konuştu.
S400 BALİSTİK FÜZELERE KARŞI KULLANILMADI
Hazır olduğu belirtilen S400 hava savunma sisteminin, Türkiye’ye atılan balistik füzelere karşı kullanılmadığı ifade eden Bağcıoğlu, “Türkiye son yıllarda savunma sanayisinde önemli bir ivme yakalamıştır. İnsansız hava araçları, milli gemi projeleri, mühimmat teknolojileri ve yeni platformlar Türk mühendisliğinin ulaştığı seviyeyi göstermektedir. Bu başarılar değerlidir. Ancak bu başarıların arkasına saklanarak hayati zafiyetleri görmezden gelmek Türkiye’ye yapılacak en büyük kötülüktür. Çünkü Türkiye, düne göre bugün çok daha ağır bir güvenlik ortamıyla karşı karşıyadır. Yaşanan son gelişmeler milli güvenliğimiz açısından alınması gereken hayati dersleri ortaya koymaktadır. Bugün dünyanın birçok ülkesi entegre hava ve füze savunma sistemlerini çoktan kurmuş durumda. Münferit çalışmalar olsa da Türkiye’nin Entegre Hava Savunma Sistemi olan ‘Çelik Kubbe Projesi’ ancak 2024 yılında başladı. Balistik füze savunması konusunda hala arzu edilen seviyede değiliz. Geçtiğimiz günlerde İran’dan ateşlenen balistik füzeler bölgede bulunan ABD muhripleri tarafından vurulmasaydı ne olacaktı? Stratejik bağımsızlık iddiası ile bu tablo arasında ciddi bir çelişki vardır. S-400 sistemlerinin harekata hazır olduğu ifade edilmektedir. Ancak, 4 balistik füze ile hedef alınmamıza rağmen siyasi çekinceler veya teknik yetersizlikler nedeniyle harekâta hazır olduğu bildirilen S-400 hava savunma sisteminin tehdide karşı kullanılamaması, tedarik kararının ne kadar yanlış olduğunu teyit eden ayrı bir gerçekliktir. Eğer kullanılmayacaksa neden alındı? Kullanılacaksa neden devreye sokulmuyor? Büyük bir zafer olarak gösterilen, Türkiye’ye getirilişi televizyonlarda naklen yayınlanan, haklı gerekçelerle karşı çıkanlar neredeyse vatan haini ilan edilen S-400 tedarikinin bedeli ağır oldu. Ama en ağır bedeli talimatla bir gün S400 diğer gün F35 güzellemesi yapmak zorunda kalan savunma uzmanları ödedi. S400 kararının milli güvenliğimizde yarattığı hasarın siyasi sorumluluğunun alınması gerekmektedir. Modern savaşın belirleyici unsuru hava üstünlüğüdür. Ancak Türkiye son 23 yılda envanterine sadece 30 yeni savaş uçağı katabildi. Aynı dönemde bölge ülkeleri yüzlerce yeni nesil uçak satın aldı. Bu tablo ciddi bir stratejik risk yaratmaktadır. Bugün Beyaz Saray’da parasını ödediğimiz F-35’lerin peşinde koşmamızı, NATO üyesi olmayan çeşitli devletlerin rahatlıkla tedarik edebildiği F-16 Blok 70 savaş uçağı alımı konusunda bile sıkıntı yaşamamızı sorgulamak zorundayız. Katar’dan 2026 başında gelmesi beklenen ve tüm gücümüzle tedarik sürecini desteklediğimiz EuroFighter uçaklarında son durum nedir? Gelişlerinde herhangi bir gecikme söz konusu mudur? Milli gemi konsepti esas alınarak Türkiye’nin hava savunma muhribi ihtiyacını karşılayacak TF-2000 yeni adı ile Tepe sınıfı muhrip projesi yaklaşık 23-24 yıldır konuşuluyor. Yıllardır yürütülen çabalara rağmen proje ancak 1 yıl önce başlatılabildi. Doğu Akdeniz’e yabancı donanmalara ait hava savunma muhripleri konuşlanırken Türkiye’nin bu tip gemilere çok daha önce sahip olması gerekirdi. Yönetim zafiyeti olmasaydı, ana vatanın ileriden savunulmasını ABD muhripleri değil, milli hava savunma sistemleri ile Tepe sınıfı muhriplerimiz sağlıyor olabilirdi. Şu andan itibaren yapılması gereken; savunma sanayimizde etkin, adil ve denetlenebilir proje yönetimi ile kayırmacılıktan uzak personel yönetimini ivedilikle tesis etmektir. Devam eden 3.500 savunma projesi önceliklendirilmeli, kaynaklar milli güvenliğimiz açısından acil ve kritik projelere tahsis edilmelidir. Savunma politikası sloganlarla değil, gerçek kapasiteyle ölçülür. Unutulmamalıdır ki savunma planlamasında yapılan hataların bedelini en sonunda tüm Türk milleti öder” dedi.
SUALTI ALTYAPISINI KORUMAK İÇİN MERKEZ KURULMALI
İletişim ve enerji hatlarının geçtiği sualtı bölgelerinin korunmasının önemine dikkat çeken Bağcıoğlu, “Son dönemde; karadaki tesislerin yanı sıra iletişim ve enerji hatlarının geçtiği veya bulunduğu kritik sualtı / deniz tabanı altyapısının korunması da hayati önemdedir. Ulaştırma ve Altyapı, Enerji ve Tabii Kaynaklar ile Milli Savunma Bakanlıklarının iş birliğiyle, ‘Denizaltı Kritik Altyapı Güvenliği Merkezi’ şeklinde bir koordinasyon merkezi kurulmalıdır. Bu merkez, sualtı / deniz tabanı altyapısının korunması için stratejiler geliştirmeli, tehditleri erken tespit etmeli ve müdahale kapasitesini artırmalıdır. Kamu, savunma sanayii ve özel sektör arasında iş birliğini koordine ederek, yerli teknolojilerin geliştirilmesi ve dışa bağımlılığın azaltılması hedeflenmelidir. Merkez, mevcut platformların (Mukavemet, Alemdar vb) kabiliyetlerini güçlendirmeli, gelişmiş sonarlar, milli insansız sualtı araçları/ mini denizaltılar ve yapay zekâ tabanlı analiz sistemleri gibi teknolojilerle donatılmalı, bu konuda millî girişimler desteklenmelidir. Her fırsatta gündeme getirdiğimiz ancak hiçbir ilerleme olmayan 3 hayati konuyu; Askeri Sağlık Sistemi, TSK personeli özlük hakları ve Şehit yakınları ile Gazilerimizin sorunlarını bugün bir kez daha dikkatinize sunacağım. Fedakâr sağlık personelinin Tıp Bayramını geçtiğimiz haftalarda kutladık. ‘Tıp Bayramı’ vesilesiyle onlarca açıklama yapıldı ancak devlet yönetiminden bir kişi bile ‘askeri sağlık sistemi ihtiyacından’ bahsetmedi. İki savaş bölgesinin tam ortasında yer alırken, bu hayati konunun yok sayılması; gerçeklikten tamamen uzaklaşıldığı intibaını yaratıyor. Maalesef 10’uncu Tıp Bayramı geçiyor, hala askeri sağlık sistemimiz yok. Savaş cerrahisi tecrübesi, askerî harekât bilgisi ve saha şartlarına uyum gerektiren uzun bir eğitim ve deneyim sürecinin sonucudur. Bugün Türkiye’de çok sayıda deneyimli askerî cerrah bulunmasına rağmen bu hekimlerin önemli bir kısmı eğitildikleri alanda maalesef görev yapmamaktadır. Aynı durum diğer uzman sağlık personeli için de geçerlidir. Bu tablo yalnızca mesleki bir sorun değil, aynı zamanda kritik bir askerî kabiliyet kaybıdır. Türkiye’nin bulunduğu coğrafya ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekât temposu; güçlü, kurumsallaşmış ve sürdürülebilir bir askerî sağlık sisteminin tesisini zorunlu kılmaktadır” şeklinde konuştu.
ŞEHİT AİLELERİ VE GAZİLER İÇİN EMSAL MAAŞ UYGULAMASI HAYATA GEÇMELİ
TSK’da personelin ön planda tutulması ve sorunlarının çözülmesi için çalışılması gerektiğini ifade eden Bağcıoğlu, “Bugün muvazzaf ve emekli askerî personelin önemli bir bölümü, özellikle emekli astsubaylar, emekli binbaşılar, emekli uzman erbaşlar ve emekli devlet memurları, yoksulluk hatta açlık sınırının altında maaşlarla yaşam mücadelesi vermektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ayrılan uzman erbaşlar ve sözleşmeli erler için yasal ve sürdürülebilir bir istihdam mekanizması bulunmamaktadır. Özlük ve sosyal haklardaki adaletsizlikler, nitelikli personelin teminini ve elde tutulmasını ciddi biçimde riske atmakta; genç nesiller askerlik mesleğini giderek daha az tercih etmektedir. Emekli astsubaylara verilen taahhütlerin yerine getirilmediği, istisnasız biçimde emekli askerî personelin yoksulluk sınırının altında maaş aldığı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Verilen taahhütlere rağmen haklarını alamayan emekli astsubaylar başta olmak üzere emekli askerî personelin özlük haklarında köklü ve kalıcı iyileştirmeler yapılmalıdır. Hazine ve Maliye Bakanı Sayın Mehmet Şimşek’e siyaset dışı ve popülist amaç taşımayan çağrımızı tekrarlıyorum. Millî Savunma Bakanlığının özellikle emekli astsubaylar ve emekli binbaşılara yönelik taleplerini yerine getirmeniz, statüler arasındaki huzuru sağlayacak, uyumun devam ettirecek ve personel temininde yaşanabilecek sıkıntıları önleyecektir. Bu bir milli güvenlik meselesidir. Asla unutulmayacak nihai fedakarlığı yapan ‘Şehit yakınları ve Gazilerimiz’ Türk vatanının esas sahibi olup Türk milletine emanettirler. Emanete sahip çıkılmamakta, Şehit aileleri ve gazilerimizin sosyal ve özlük haklarına ilişkin sorunları devam etmektedir. Er ve erbaş şehitlerinin aileleri ile gaziler için yıllardır söz verilen emsal maaş uygulamasının hâlen hayata geçirilmemesi, kahramanlarımızın ve ailelerinin zorlu ekonomik şartlar altında yaşam koşullarını daha da ağırlaştırmaktadır. Özellikle sağlık hizmetlerinde yaşanan sorunlar, gazilerin günlük yaşamını doğrudan etkilemektedir. Ortez ve protez hizmetleri için yalnızca tek bir hastanenin yetkilendirilmesi ve bu alanda karşılarına çıkarılan bürokratik engeller, gazilerimize reva görülen sessiz bir hak gaspıdır. Terörle mücadele sırasında yaralanmış ancak gazi sayılmamış kahramanlarımızın yıllardır dile getirdiği haklı talepler de hâlâ karşılıksızdır. Bu çerçevede, Şehit aileleri ve gazilerimizin sosyal ve özlük haklarının iyileştirilmesine yönelik verilen ve hala komisyonda bekletilen 18 kanun teklifinin bir an önce yasalaşması talebimizi tekrarlıyoruz. Bu vesile ile tüm şehitlerimizi ve ebediyete intikal eden tüm gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyorum. Kalbimize gömdüğümüz tüm şehitlerimiz gibi, semalardaki teknolojik ve harekât bağımsızlığımızın timsali TUSAŞ’a, PKK’nın hain terör saldırısında şehit olan Atakan Şahin Erdoğan, Cengiz Coşkun, Hasan Hüseyin Canbaz, Zahide Güçlü Ekici ile taksi şoförü Murat Arslan’ın aziz hatıralarının daima kalbimizde yaşayacağını bir kez daha vurguluyorum. Toplumsal hassasiyetlerle oynamanın kimseye fayda sağlamayacağını tekrar hatırlatıyor, aziz şehitlerimize yapılan saygısızlığı bir kez daha şiddetle kınıyorum” dedi.
0 Yorum
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Bir Yorum Bırakın