Aşkın Fiyatı: Sevgililer Günü’nün Tüketimle İmtihanı
- Oluşturulma Tarihi : 14.02.2026 10:19
- Güncelleme Tarihi : 14.02.2026 10:19
Sevgi, insanlık tarihinin en eski ve en saf duygularından biri olmasına rağmen, modern dünyada çoğu zaman bir tüketim nesnesine dönüştürülmüştür. Sevgililer Günü, bir zamanlar sevginin ve bağlılığın sembolü olarak anılan Aziz Valentine’in hatırasına dayansa da, bugün bu anlamın büyük ölçüde gölgesinde kalan bir ticari organizasyona dönüşmüştür. Artık bu gün, kalpten gelen duyguların değil, vitrindeki ürünlerin ve fiyat etiketlerinin belirlediği bir güne benzemektedir.
Özellikle 20. yüzyıldan itibaren, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere pek çok ülkede şirketler, Sevgililer Günü’nü bir satış fırsatı olarak yeniden şekillendirmiştir. Böylece sevgi, doğal ve içten bir duygu olmaktan çıkarılıp, tüketimle ölçülen bir performansa dönüştürülmüştür.
Bugün birçok insan için Sevgililer Günü, sevdiğini mutlu etmekten çok, yeterince “değerli” bir hediye alıp alamadığıyla ilgili bir kaygı yaratmaktadır. Reklamlar, sevgiyi kanıtlamanın yolunun pahalı mücevherlerden, özel akşam yemeklerinden ve gösterişli sürprizlerden geçtiğini telkin eder. Bu durum, sevginin kendisini değil, onun ekonomik karşılığını öne çıkarır. Sevginin değeri, artık hissedilen duygunun derinliğiyle değil, harcanan paranın miktarıyla ölçülür hale gelmiştir.
Oysa sevgi, satın alınabilen bir şey değildir. Birlikte geçirilen zaman, içten bir söz ya da samimi bir dokunuş, hiçbir maddi nesneyle kıyaslanamaz. Kapitalist düzen ise tam tersine, insanların duygularını bile tüketime bağlayarak sürekliliğini sağlar. Sevgililer Günü de bu düzenin en görünür örneklerinden biridir: İnsanlara eksik olduklarını hissettirir ve bu eksikliği ancak satın alarak giderebileceklerini fısıldar.
Belki de bu nedenle, Sevgililer Günü’nü yeniden düşünmek gerekir. Sevginin gerçek değeri, vitrinlerde değil, kalpte taşınan anlamda gizlidir. Çünkü sevgi, satın alındığında değil, hissedildiğinde gerçektir.