Sayfa Yükleniyor...
Sevgi, insanın fıtratında bulunan tarifi yapılamayan; ancak tadılabilen üstün bir meziyet ve evrensel bir paylaşımdır. İslam dini, bu sevgiyi önemsemiş, ayetler ve hadislerle de tavsiye etmiştir. Ancak İslam dinin özüne uygun olmayan hususları da yasaklamıştır. Aynı şekilde başka kavim ve toplumlara da benzemeyi yasaklamıştır. Nitekim sevgili Peygamberimiz hadis-i şeriflerinde bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Kim bir kavme (topluluğa) benzemeye çalışırsa o, onlardandır.” (Ebu Davud, “libas”, 4.) Dolayısıyla sevgililer günü başka kültür ve milletlerden bize geçmiş milli ve manevi değerlerimizde ve de kültürümüzde yeri olmayan bir adettir. Bir Müslüman’a yakışan dinimizle ilgisi olmayan, dinimizin asli kaynaklarıyla örtüşmeyen, milli geleneklerimizde de yeri olmayan bu tür kutlamalardan uzak kalmasıdır. Çünkü bu gün başka kültür ve medeniyetlerin bir uygulaması ve aynı zamanda tüketime teşvik amacını taşıyan bir uygulamadır. Başka toplum ve inançlara benzemek için kutlanırsa manevi anlamda kötü sonuçlar da doğurabildiğinden Müslüman’ın sevgililer gününü kutlamaması gerekir. Aynı şekilde diğer inanç ve kültürlere benzemek gayesi olmadan kişinin eşine sevgililer gününde hediye alması uygun bir davranış olmakla beraber başka bir zamanda alması daha doğru ve güzeldir. Zira bu durum kültürel yozlaşmaya sebep olmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber kültürel yozlaşmayı engelleme adın İslam tarihinde bir takım düzenlemeler yapmıştır. Sevgili Peygamberimiz, Medine’ye hicret ettiğinde Medine’de öteden beri iki bayramın bulunduğunu ve bu bayramlarda kutlama yapıldığını öğrenince, bayramlar, dinin etkilenmesi bakımından önemli kültür unsurları olduğu için bunları değiştirdi ve yerlerine Ramazan ile Kurban bayramlarını tebliğ etti. Hz. Peygamber gerek giyimde gerekse yemede içmede olsun birçok alanda buna benzer başka dinlerle ilişkisi veya sembolik değeri/fonksiyonu bulunan adet ve uygulamaları Müslümanlara yasaklamıştır. İslam eşlerin her zaman birbirlerini sevmesini ve hediyeleşmesini istemektedir. Bunu da sadece bir gün değil her gün yapmalarını istemektedir.
Çocuğun kırkıncı gününde mevlid okutmak zorun damıyız?
Bebeğin, ahlaklı ve salih bir evlat olması için Kuranı Kerim ve mevlid okunabilir. Ayrıca çevrede bulunan fakirlere sadaka dağıtılabilir. Bu iş çocuğun kırkıncı gününde yapılması şart değildir. Daha önce yapılabileceği gibi daha sonrada yapılabilir. Kişinin tercihine göre değişir. Bu gibi merasimler güzel ve dinen hoş olmakla beraber dini bir vecibe ya da farz değildir. Ama yapılması halinde dinen sevap kazanılan güzel davranışlardır. Aynı zamanda anne ve babalar, çocukları dünyaya geldiğinde Allah’a hamd ve şükür maksadıyla isterlerse kurban keser, tatlı ikramı yaparlar. Fıkıh kitaplarında Akika adıyla geçen bu çocuk kurbanını kesme daha çok çocuğun doğumundan sonra ilk yedinci günde kesilmesi tavsiye edilmiştir. Ama daha sonra da kesilebilir. Dinen bir sakıncası yoktur. Buna göre Allah’a şükür babından ebeveynler çocukların 40. gününde Kur’an veya mevlid okumalarında bir sakınca yoktur. Bilakis dinen güzel bir davranıştır. Ama illaki bunu 40. gün yapmak gerekmez. Birinci gün de olur. 40. gün de 100. günde de olur. Hiçbir fark yoktur.
Günün Ayeti
Siz ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin, ne de derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz, yaptıklarınızdan çoğunu Allah’ın bilmeyeceğini sanıyordunuz. Fussilet, 41/22.
Günün Hadisi
Kişi sevdiğiyle beraberdir. Bahari, “Edeb”, 69.
Günün Sözü
Sevgin yoksa dost arama. Sadi
Günün Duası
Allah’ım! Ben senden sevgini ve seni seven kimsenin sevgisini ve seni sevmeme sebep olacak amellerin sevgisini istiyorum. Tirmizi, “Deavat”, 73.
Bunları Biliyor muyuz?
Mü’min Ne demektir?
Allah’a, Hz. Peygamber’e ve O’nun haber verdiği şeylere gönülden inanp, kabul ve tasdik eden kimsedir.
Günün Nüktesi
Ayrılık Yetmedi Mi?
Bilal-i Habeşi hazretleri, Peygamber efendimizin vefatından sonra, efendimizin ayrılık acısına dayanamaz hale geldi. Resulullah’a olan muhabbetiyle, yanıp tutuşuyor, devamlı gözyaşı döküyordu. Medine’de kaldığı müddetçe bu acının daha da artacağını biliyordu. Çünkü gördüğü her şey Resulullah’ı hatırlatıyor, kendini tutamayıp ağlıyordu. Bu sebeple Şam’a gitmeye karar verdi. Hazret-i Ebu Bekir’den izin aldı. Medine’den, ayrılıp Şam’a yerleşti. Hazret-i Ömer’in hilafetine kadar orada kaldı. Bir gece Rüyasında Resulullah efendimizi gördü. Sevgili Peygamberimiz kendisine sitem ettiler: “Bunca ayrılık yetmedi mi, ya Bilal?” Zavallı yüreği, duracak hale geldi. Heyecan ve ter içinde uyandı. Hemen hazırlığa başladı. Şafak sökerken, mübarek Medine yollarına düştü. Biricik Efendisine yaklaştıkça havayı kokluyor, taşları toprakları okşuyor ve gözyaşı döküyordu. Issız çölleri yara yara, Medine’ye ulaştı... O’na rastlayanlar, selam veriyorlardı. Sonra da yanındakilere diyorlardı ki: “İşte Bilal, Bilal-i Habeşi hazretleri. Peygamberin Müezzini. O’nun gibi ezan okuyan, bu dünyaya gelmemiştir. Fakat O, hiçbirini duymuyor, görmüyordu. Sanki çok kuvvetli bir mıknatıs, onu kendisine çekiyordu.” Peygamber efendimizin mübarek kabirlerine doğru ilerledi. Yüce makama erişirken; Kur’an-ı kerim okudu, okudu, okudu... En sonunda, sevgilisinin kabrine kapaklandı, bayıldı. Katmerli gül kokularıyla ayıldığı zaman, başucunda, sevgilisinin sevgililerini görmez mi? Peygamber efendimizin torunları, Hasan ve Hüseyin hazretleri; saçlarını okşuyorlardı. Sanki dünyalar onun oldu. Sarıldılar, kucaklaştılar. Sonra biraz toparlandı: “Babanız (Hz. Ali) nasıl?” “Babamız seni görmek diler” dediler. Sonra Hazret-i Hasan sordu: “Dedemiz seni de çok severdi. Acaba O’nun hatırı için, bir şey istesek yapar mısın?” Hazret-i Bilal çok şaşırdı: “Bu ne biçim söz! Bu kölenizden ne emredersiniz de, yerine getirmem!” “Bin defa estagfirullah! Fakat bütün Medineliler gibi, biz de senden, bir defa da olsa ezan dinlemek istiyoruz. Ricamız sadece buydu.” “Anam, babam sizlere feda olsun! Başım, gözüm üstüne!” Medineliler ayağa kalktı. Ertesi sabah Bilal-i Habeşi, son Ezanını Mescid-i Nebevi’de okudu. Yanık ve hasret dolu sesiyle, “Allahü ekber! Allahü ekber!” dediği zaman; bütün Medine halkı ayağa kalktı. “Eşhedü en la ilahe illallah!” ve “Eşhedü enne Muhammeden Resulullah!” deyince kadın-erkek, genç-ihtiyar, çoluk-çocuk, hatta yataklarındaki hastalar bile, sokaklara fırladılar. Sanki Peygamber efendimiz yaşıyor zannettiler. O günden beri dünyada, bir daha öyle ezan okunmadı. Bilal-i Habeşi hazretleri de başka ezan okumadı.