Sayfa Yükleniyor...
İslam inancına göre herkesin bir eceli vardır. Bu ecel ne geri alınır, ne de ileri alınabilir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bu konuda şöyle buyrulmaktadır: “Her ümmet için takdir edilen bir ecel vardır. Ecelleri geldiği zaman ne bir an ileri ne de geri alınamaz.” (Araf 34) Buna göre trafik kazasında ölen kimse eceliyle ölmüştür. O kimse için bundan başka bir ecel yoktur. Trafik kazası, ölen kimsenin hayatını kısa kesmiyor, onu eceli gelmeden öldürmüş olmuyor. Bilakis ölen kişinin ölüm sebebi böyleydi ve vadesi dolduğundan bu kaza olmuş oluyor. Buna göre Trafik kazası, cinayet ya da bir başka ölüm şekli kişinin ecelini değiştirmez. Çünkü insanın eceli veya ömrü değişmez. O kişinin o şekilde o zaman öleceği takdir edilmiş demektir.
Ölü yemeğinin İslam’da yeri var mı?
İslâm’da, Peygamber Efendimizin sünnetinde ve İslâm âlimlerinin tatbikatında “ölünün yedinci, kırkıncı, elli ikinci gecesi veya yemeği” gibi bir âdet ve ibadet şekli yoktur. Bu yemek ya da anma diğer kültür ve inançlardan Müslümanların hayatına sokulmuş bir adettir. Bu yemeğin İslam’da yeri olmamakla beraber her zaman ve her gün ölülerimiz için yemek verebilir. Mevlitler dualar, Kur’an-ı Kerim okunabilir. Ancak bunu belli bir güne hasretmek doğru değildir. Bu okuduklarımız onların ruhunu serinletecek, kabirlerini nurlandıracak, varsa üzerlerindeki kabir azabını hafifletecektir diye temenni ederiz.
Beli rahatsız olan bir kimsenin abdestte yardım alması caiz mi?
Bedenle yapılan ibadetlerde aslolan kişinin tek başına bu ibadeti yapmasıdır. Bu anlamda kişinin tek başına abdest alması mümkün ise başkasından yardım alarak abdest alması mekruhtur. Çünkü bunda ibadete aykırı olan bir nevi kibirlenme vardır. Ancak kişinin her hangi bir fiziki rahatsızlığı varsa abdest alırken başkasından yardım almasında dini anlamda bir sakınca yoktur.
Namaz kıldıran kimse de dinen aranan şartlar nelerdir?
Cemaatle namaz kılmak erkekler için sünnet-i müekkededir. İslam fıkıhçılarına göre Cemaatle kılınan namaz, münferit olarak kılınan namazdan yirmi yedi derece efdaldir. Cemaatle namaz kılabilmek için de bir imam gereklidir. İmamlık yapacak kişilerde şu şartlar aranır; Müslüman olması, akıllı olması, buluğ çağına ermiş olması, erkek olması, namaz sahih olacak ölçüde Kur’an-ı Kerim’i okuyabilmesi, kekemelik, pepelik, abdest tutamamak gibi, imamlığa engel bir özrünün bulunmaması. Bu nitelikleri taşıyan, her Müslüman’ın arkasında, namaz kılmak caizdir.
GÜNÜN AYETİ
Kullarım sana beni sorarlarsa, bilsinler ki ben, şüphesiz onlara manen yakınım. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim. Bakara 2, 186.
GÜNÜN HADİSİ
Kulların kendisinde sabaha erdiği her bir günde muhakkak iki melek iner. Bunların birisi: Ey Allah’ım! Malından infak edene bir bedel ver, diye dua eder. Diğeri de: Ey Allah’ım! (Malı) tutucu olana da telef ver, diye beddua eder. Buhârî, “Zekât”, 27.
GÜNÜN SÖZÜ
El âlemi ayıplarıyla anan bir kimsenin senden de teşekkürle bahsedeceğini zannetme. Sadi Şirazi
GÜNÜN DUASI
Allah’ım bugün bana, aileme ve de ümmeti İslam’a hayır, huzur ve bereket kapılarını aç.
BUNLARI BİLİYOR MUYUZ?
Adabı muaşeret nedir?
İnsanların birbirlerine karşı güzel davranma kurallarıdır.
GÜNÜN NÜKTESİ
Beklenen Rüya…
Yavuz’un Mısır seferine niyetlendiği günlerdir. Son Abbasi Halifesi Mütevekkilallah’ın gücü yoktur, ancak yine de onu incitmekten çekinir. İbn-i Kemâl Paşa ve Zembilli Ali Efendi, Sultanı iknaya çalışırlar. Evet, bu seferin lüzumuna herkesten çok o inanır, ama yine de huzursuzdur. Yemekten içmekten kesilir, uykuyu dağıtır. Sabahlara kadar ibadet eder, buruşuk kağıtlara karışık şekiller çizer. ‘Ah!’ der, ‘Ah bir işaret gelse.’ İşte uykusuz geçen bir gecenin ardından Hasan Cana sorar, “Nerelerdeydin?” “Azıcık dalmışım efendim.” “Öyleyse rüyanı anlat.” “Dikkate değer bir rüya gördüğümü hatırlamıyorum.” “Olacak iş mi yani, bir insan uyusun da rüya görmesin. İyi düşün görmen lâzımdı!” Hasan Can çıkar, “Tuhaf” der, “Sultan bir işaret bekliyor ama ne?” Tam o sırada bir başka Hasan (Kapıcıbaşı Hasan Efendi) yaklaşır. “Ben” der, “Garip bir rüya gördüm, ama şimdi bunu nasıl anlatmalı sultana?” Hasan Can onu adeta aparır, koparır, çıkarır Yavuz’a. Sultan, “Buyur!” der, o başlar anlatmaya; “Hünkârım akşam çadırınızın önünde nöbetteydim. Bir ara içim geçti. Ya da öyle olduğunu sanıyorum. Zira mekân aynıydı ve ben ayaktaydım. Baktım dört atlı çadıra yaklaşıyor. Hemen davrandım, önlerine çıktım. Güya “Kimsiniz, necisiniz?” diye sorgulayıp çevirecektim onları. Ancak vuruldum sanki. Dondum kaldım. Atlar çok asildi ve yere basmıyorlardı. Süvariler hem çok heybetli, hem çok sevimliydiler. Bırakın hesap sormayı, eteklerine kapanmak, ellerini öpmek için yanıp tutuşmaya başladım. Esrarengiz ziyaretçiler hünkârımızı sordular. Çadırdan ışık sızıyordu. “Meşgul olmalı” dedim. Öndeki “İyi” dedi, “Rahatsız etme. Sabahleyin geldiğimizi söylersin. Biz Server-i Kâinatın eshabındanız. Efendimiz Selim Han’a selâm söyledi ve buyurdular ki, “Haremeynin hizmeti kendisine verildi!” Ve geldikleri gibi uzaklaştılar. Bir anda ufukta kayboldular. Sancakları ışıklı izler bıraktı. Tam “Bunlar kim ola?” diye düşünüyordum ki bir ses “Nasıl tanımazsın” dedi. Öndeki Hazreti Ebubekir, yanındakiler, Ömer, Osman ve Ali! Radıyallahüanhüm ecmain. Yavuz heyecanlıdır. Rüyayı tek kelimesini kaçırmadan dinler ve nedimine döner. “Bilir misin Hasan, biz emir olunmadıkça kıpırdamayız. İşte şimdi tamam. Artık çıkabiliriz yola.”