İnsanı anlayan devlet aklı
- Oluşturulma Tarihi : 20.02.2026 16:27
- Güncelleme Tarihi : 20.02.2026 16:27
1939…
27 Aralık sabahı… Erzincan, yerle bir olur. Taş üstünde taş kalmaz. Soğuk, korku ve belirsizlik şehrin üzerine çöker. Enkaz yalnızca binaları değil, insanların iç dünyasını da ezer. Böyle zamanlar vardır; insanın en çok güvene, en az da korkuyla yönetilmeye ihtiyaç duyduğu zamanlar…
Depremin yıktığı yerlerden biri de Erzincan Cezaevi’dir. Duvarlar çökmüş, kapı yok, pencere yok, korkuluk yoktur. Cezaevi kalmamıştır. Avluda 241 mahkûm durur. Kimisi cinayetten, kimisi ağır suçlardan hükümlü… Normal şartlarda toplumun “dışarıda tutmak” istediği insanlar.
Tam da burada, tarih yalnızca bir idari karar değil, bir psikoloji dersi verir.
Cezaevinin önüne dönemin Erzincan Savcısı İzzet Akçal gelir. Silah yoktur. Zincir yoktur. Tehdit yoktur. Ama çok güçlü bir şey vardır: İnsana güven.
Konuşur ve der ki:
“Bu büyük felakette bu necip millete, bu halka yardım etmeniz için sizi serbest bırakıyorum. Tek bir şartım var: Her akşam gelip teslim olacaksınız. Sabah yine yardım faaliyetlerine devam edeceksiniz.”
Bu cümle, bugün psikoterapide “koşulsuz saygı” ve “sorumluluk devri” olarak adlandırılan ilkenin canlı karşılığıdır. İnsan, güvenildiğini hissettiği anda değişir. Kontrol altında tutulan birey savunmaya geçer; güvenilen birey ise sorumluluk üstlenir.
Erzincan sokakları bunu ispat eder. Enkaz altından insan çıkaranların, yaralı taşıyanların, çocukları ısıtanların bir kısmı mahkûmdur. Akşam olur. Hava kararır. Ve birer birer gelip teslim olurlar.
Hiçbiri kaçmaz.
Çünkü güven, insanın içindeki ahlaki pusulayı harekete geçirir.
Psikoterapide bilinir: İnsan, kendisine “sen değerlisin” mesajı verildiğinde, yıkıcı davranıştan onarıcı davranışa yönelir. O gün Erzincan’da devlet, mahkûmlara tam da bunu söylemiştir: “Sana güveniyorum.”
Bu tablo, Ankara’dan Erzincan’a gelen trende daha da anlam kazanır.
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü incelemeler için Erzincan’a doğru yol almaktadır. Tren bir noktada yavaşlar. Kalabalık vardır. Sorulur:
“Bu kalabalık ne?”
Cevap nettir:
“Mahkûmlar Paşam… Yardıma koşuyorlar ama trene alınmıyorlar.”
İçlerinden biri yaklaşır ve durumu anlatır. İnönü’nün cevabı kısa ve sarsıcıdır:
“Benim bulunduğum vagona alın.”
Bu, devletin yalnızca yönetmediğini; onardığını gösteren bir andır. Psikolojide buna “iyileştirici ilişki” denir. Güçlü olan, zayıf olanı yanına aldığında iyileşme başlar.
Yardım günlerce sürer. Mahkûmlar her akşam gelir, teslim olur. Sabah yine enkaz başındadırlar. Ne firar vardır ne ihanet. Çünkü insan, kendisine güvenildiğinde kimliğini yeniden inşa eder.
Aradan bir yıl geçer.
1940…
Devlet hafızası devreye girer. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, 241 mahkûmun isim isim yazılı olduğu özel bir af kanunu sunulur. Gerekçe açıktır: Felaket gününde halka yardım etmiş, sözlerinde durmuşlardır.
Teklif kabul edilir.
Ve hepsi affedilir.
Bu yalnızca tarihî bir anekdot değildir. Bu, bugün için derin bir psikolojik ve ahlaki derstir. Toplumlar yalnızca cezayla ayakta kalmaz. Bireyler yalnızca korkuyla düzelmez. İnsanı dönüştüren şey, güvenin yüklediği sorumluluktur.
Bugün sıkça “kimseye güven olmaz” diyoruz. Oysa Erzincan 1939 bize şunu söylüyor:
Güven, kontrolsüzlük değildir.
Güven, insanın içindeki iyiyi uyandırma cesaretidir.
Ve bazen bir milleti ayağa kaldıran şey, enkazdan çıkan beton değil; insana duyulan inançtır.
Halil EL
halilelbey@hotmail.com
hel24548@gmail.com