Türkiye Tabiatını Koruma Derneği Bilim Danışmanı Dr. Erol Kesici, son yağışların kuraklık sorununu çözmediğini vurgulayarak özellikle İzmir, Çeşme ve çevresi için kritik uyarılarda bulundu. Madencilik faaliyetleri nedeniyle yeraltı su kaynaklarının hızla tükendiğini söyleyen Kesici, Nebiler Şelalesi ile Madra Barajı çevresindeki ekosistemin ciddi tehdit altında olduğuna dikkat çekti. “Yeraltı suları binlerce yılda oluşuyor, ancak birkaç yılda yok ediliyor” diyen Kesici, siyanür ve benzeri kimyasallarla yapılan madenciliğin toprağı, havayı ve suyu kirleterek bölgenin su potansiyelini geri dönülmez şekilde tahrip ettiğini ifade etti.
YAĞIŞLAR YETERLİ DEĞİL
Dr. Kesici, konuşmasına şöyle başladı: “Son zamanlarda yaşanan bazı şeylere şaşırmamak mümkün değil. Çünkü yıllardır ‘hassas alanlar’ ve ‘korunan alanlar’ dediğimiz doğal bölgeler üzerine pek çok çalışma yaptık. Bu bölgelerin biyolojik çeşitliliğe sahip olduğunu, burada çok değerli taşların ve su kaynaklarının bulunduğunu anlattık. Bugün geldiğimiz noktada ise ciddi bir kuraklık sorunu yaşıyoruz. Toplumda şöyle bir algı var: ‘Son günlerde yağan yağışlarla birlikte barajlar doldu, her şey normale döndü.’ Ancak bu düşünce yanlış. Bakın, temmuz ayına girmeden Ege Bölgesi, özellikle İzmir ve Çeşme çevresi şiddetli bir kuraklıkla karşı karşıya kalacak. Çünkü bu işin bir hesabı, kitabı ve bilimsel yöntemleri var. Yağan yağışlar yeterli değil. Aslında en büyük sorun yalnızca kuraklık değil; hidrolojik kuraklık yaşıyoruz. Yani kullanacak ve içecek yeterli suyumuz yok. Yeraltı su kaynaklarını büyük ölçüde tüketmiş durumdayız. Madenciliğin en büyük zararlarından biri de yeraltı sularını yok etmesidir. Daha önce de bahsetmiş olabiliriz; eski jeolojik dönemlerde oluşmuş ‘fosil sular’ dediğimiz yeraltı su kaynakları vardır. Ancak kuraklıkla birlikte açılan aşırı sondaj kuyuları nedeniyle bu kaynaklar da tükenmeye başladı. Şunu çok iyi bilmeliyiz: Yeraltı suları bizim adeta ‘kefen suyumuzdur’; yani en son başvurulması gereken kaynaktır.”
DEPOLANMIŞ ÇOK DEĞERLİ KAYNAKLAR
“Gelişmiş ülkelerde yeraltı sularına kolay kolay dokunulmaz” diyen Kesici, “Çünkü yeraltı suyu çok zor oluşur. Gölleriniz, dereleriniz, çaylarınız birkaç ay içinde yeniden dolabilir; ancak yeraltı sularının yeniden oluşması binlerce yıl sürebilir. Yeraltında karmaşık bir sistem vardır. Siz yukarıdan sondaj vurduğunuzda yalnızca suyu çekmezsiniz; aynı zamanda akiferleri, yani suyu taşıyan doğal yapıları da yok edersiniz. Tıpkı insan vücudundaki damar sistemi gibi, yeraltında da suyun taşındığı doğal bir ağ vardır. Bu sistemler bozuldukça su kaynakları da ortadan kalkmaktadır. Sonuç olarak yeraltı suları, hidrolojik döngünün bir parçası olarak toprağın altında depolanmış çok değerli kaynaklardır. Ancak giderek yok edilmektedir ve madencilik de bu sürecin en önemli nedenlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle bu alanlar aynı zamanda büyük birer su deposu niteliği taşıyor. Bakın, bizim ‘yeraltı suları’ dediğimiz kaynaklar gerçekten çok değerlidir. Bunlar adeta bizim ‘kefen suyumuzdur’; yani en son başvurulması gereken su kaynaklarıdır. Ancak biz bu kaynakları hoyratça kullanıyor, hatta mahvediyoruz. Üstelik burada bozulan doğal yapılar kolay kolay yeniden oluşmayacaktır” ifadelerine yer verdi.
NEBİLER ŞELALESİ VE MADRA BARAJI’NA DİKKAT
Nebiler Şelalesi’nin bulunduğu bölge ve çevresindeki su kaynaklarının da bu durumdan ciddi şekilde etkileneceğini kaydeden Kesici, “Zaten Madra Barajı büyük ölçüde kurumuştu. Son yağışlarla birlikte geçici olarak yeniden su tuttu. Elbette bu sevindirici bir gelişme, ancak yeterli değildir. Lütfen unutmayalım; temmuz ayına geldiğimizde kuraklığı yeniden yaşayacağız. Özellikle hidrolojik kuraklık çok daha ağır hissedilecektir ve bunun çok ciddi olumsuz etkileri olacaktır. Yağışların sürdürülebilir olması için bitki örtüsünü ve ormanları korumamız şarttır. Yeraltı sularının, derelerin, Madra Barajı’nın, Nebiler Şelalesi’nin ve bölgedeki diğer su kaynaklarının beslenebilmesi için ekosistemin korunması büyük önem taşır. Ancak bu alanların tahrip edilmesi, doğrudan susuzluğa neden olacaktır. Susuzluk ise büyük bir felaket demektir. Çünkü biyolojik çeşitlilik yok olursa yaşam da yok olur. İnsanlık, para hırsı ve açgözlülük uğruna dünyanın büyük bir bölümünü zaten tahrip etmiş durumda. Son yıllarda ülkemizde de hassas ve korunması gereken alanlarda sınırsız şekilde madencilik faaliyetlerine izin veriliyor. Oysa bu bölgelerin bir kısmını da gelecek kuşaklara bırakmamız gerekiyor. Her yeri maden sahasına çevirmek yerine doğayı ve su kaynaklarını korumayı öncelik haline getirmeliyiz” sözlerini gündeme getirdi.
TELAFİSİ MÜMKÜN DEĞİL
Ekolojik sistemlerde ciddi kayıplar yaşandığını aktaran Kesici, “Yapılan birçok araştırma, biyolojik çeşitliliğin ve yaban hayatının büyük ölçüde yok olduğunu ortaya koyuyor. Eğer gelecek nesillere güvenli bir yaşam bırakmak istiyorsak, yaban hayatını ve biyolojik çeşitliliği korumamız gerekiyor. Biyolojik zenginlik, paradan çok daha değerli bir zenginliktir. Çünkü biz doğanın bir parçasıyız. Doğadaki canlı çeşitliliği; temiz hava, temiz su, verimli toprak, bolluk ve refah olarak doğrudan insan yaşamına yansır. Siz bu zenginlikleri kaybettiğiniz zaman, onları yeniden yerine koymanız mümkün olmaz… Madencilik faaliyetlerinin yarattığı tahribatın geri dönüşü son derece zordur. Örneğin, sadece bir santimetrelik toprağın oluşması bile bin yıl sürebiliyor. Düşünebiliyor musunuz? O toprağın içinde canlılar, böcekler ve tüm ekolojik yaşam vardır. Yani burada ciddi bir ekolojik yıkım, hatta ekolojik katliam yaşanmaktadır. Bunlar son derece tehlikeli gelişmelerdir. Biz doğanın ürünüyüz. Doğa ne kadar sağlıklı ve güvenliyse, biz de o kadar sağlıklı, güvenli ve zengin oluruz. Ancak bu dengeyi bozuyoruz. Maden ocakları açıldıktan sonra ortaya çıkan tabloyu görüyoruz. Ayrıca bu faaliyetlerin yer sarsıntıları ve deprem riskleri üzerindeki etkileri de çeşitli şekillerde dile getiriliyor. Daha başka ne olması gerekiyor ki bu felaketleri görelim? Bugün kontrolsüz ve fütursuz şekilde yeni maden ocakları açılıyor. Bunun sonucunda görüntü kirliliği oluşuyor, tarım zarar görüyor. Çıkan tozlar ve gazlar nedeniyle tarımsal verim düşüyor. Aynı zamanda su kaynakları kirleniyor. Kimse ‘Orada zaten su kaynağı yoktu’ demesin. Çünkü hava kirlenirse toprak da kirlenir, su da kirlenir. Bu üçü birbirinden ayrı düşünülemez. Toprak, hava ve su bir bütündür. Ayrıca maden atıklarının depolandığı havuzlardan kaynaklanan çevre felaketlerini de görüyoruz. Yıllardır basına yansıyan göçükler, kazalar ve can kayıpları yaşanıyor. İnsan hayatının telafisi ise hiçbir şekilde mümkün değildir” dedi.
ÇOK YOĞUN VE AŞIRI BİR MADENCİLİK
İzmir’e bakıldığında, bölgenin maden kaynakları açısından oldukça zengin olduğunu söyleyen Kesici, “Altın, gümüş, bakır, çinko, kömür ve linyit gibi birçok değerli kaynak bulunuyor. Aynı zamanda İzmir, tuz kaynakları bakımından da Türkiye’nin en önemli bölgelerinden biridir. Türkiye’de en fazla tuz üretimi yapılan yerlerden biri olması, sanayi açısından da büyük önem taşımaktadır. Ancak bu alanlar da giderek kirlenmekte ve zarar görmektedir. Gediz Deltası’nın durumu ortada. Deniz kıyılarımızın hali de ortada. Bunun nedeni yalnızca tek bir noktadaki kirlilik değil; çevrede oluşan bütüncül çevre tahribatıdır. Şunu açıkça söylemek gerekir: Doğal alanlar; havzasıyla, çevresiyle, bitki örtüsüyle, canlılarıyla, su kaynaklarıyla ve insanıyla birlikte korunmak zorundadır. Çünkü para her şey değildir. O madenler bugün çıkarılmasa da yarın yine çıkarılabilir. Ancak doğa yok olduktan sonra onu geri getirmek mümkün değildir. Madencilik daha planlı, dengeli ve kontrollü yapılmalıdır. Doğayı tahrip etmeden, zamana yayılarak yürütülmelidir. Doğa kendini toparlayabilmeli, ekosistem yeniden nefes alabilmelidir. Ben bu bölgede elli yıldır yaşayan ve akademik çalışmalar yapan biri olarak şunu açıkça söylemek istiyorum: Çok yoğun ve aşırı bir madencilik faaliyeti söz konusu. Bunun sonuçları ise doğanın yok olması olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü doğayı korursak, aslında kendimizi korumuş oluruz” değerlendirmesinde bulundu.
SİYANÜR VE BENZERİ KİMYASALLAR…
Dr. Kesici, son olarak ise “Suyumuza verilen zararı bir an için bile ikinci plana atsak, şu soruyu sormamız gerekir: Bu madenler hangi yöntemlerle aranıyor? Siyanür ve benzeri kimyasallar kullanılarak. Peki bunun sonucunda ne oluyor? Toprak, su ve hava çok ciddi şekilde kirleniyor. Belki bugün etkilerini doğrudan görmüyor olabiliriz ama bu kirlilik mutlaka sonuç doğuracaktır. En başta tarım etkilenecektir. Zaten tarımda kullanılan kimyasallar nedeniyle ürünler zaman zaman geri dönüyor ve sonuçta yine bizim soframıza geliyor. Yani bütün bu zehirli maddeler dönüp dolaşıp insan sağlığını etkiliyor. Bunun yanında maden ocaklarının yarattığı çevre kirliliği ve kullanılan kimyasalların su kaynaklarını nasıl kirlettiği artık açıkça bilinen bir gerçektir. Bu durum toprağın doğal yapısını bozar. Toprağın yapısı bozulduğunda ise suyun dengesi de bozulmuş olur. Bunun sonucunda zamanla sellerin artması kaçınılmaz hale gelir. Ayrıca maden sahalarının bulunduğu bölgelerde erozyon da hızlanacaktır. Erozyonun artması, suyun doğal akışını ve ekolojik dengeyi ciddi şekilde etkileyecektir. Kısacası, bölgenin hidrolojik yapısı yani su sistemi zarar görecek, su potansiyelimiz büyük ölçüde tahrip olacaktır” bilgisini paylaştı.