28 Nisan 2026, Salı 20:23
24°C İzmir

İTB Meclisi toplandı: İklim krizi, savaş ve dezenformasyon masada

İklim krizi ve jeopolitik gelişmelerin tarım sektörüne olan etkilerine dikkat çekilen İTB meclisinde tarımın enerji sektörünün bir parçası haline geldiğine dikkat çekilirken, yapay zeka ve siber saldırıların yakın gelecekte ekonomik krizlere neden olabileceği vurgulandı.

İTB Meclisi toplandı: İklim krizi, savaş ve dezenformasyon masada haberinin görseli
25 dk okuma süresi

BERKAY ERDEN / İzmir Ticaret Borsası (İTB) Nisan ayı Olağan Meclis Toplantısını bugün İzmir Ticaret Odası’nın (İZTO) Toplantı Salonunda gerçekleştirdi. Meclis Başkanı Ömer Gökhan Tuncer Başkanlığında, Yönetim Kurulu Başkanı Işınsu Kestelli, Yönetim Kurulu Üyeleri ve Meclis Üyelerinin katılımı ile gerçekleşen toplantı da T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı İzmir Bölge Müdürü Cengiz Kutlu Yüksel de konuk olarak yer aldı. Mecliste yapılan konuşmalarda Tuncer, özellikle iklim değişikliğinin hayvancılık başta olmak üzere tarımsal üretimde ciddi kayıplara yol açtığını vurgularken, artan sıcaklıkların hem verimlilik hem de çalışma koşulları üzerinde belirleyici hale geldiğini ifade etti. Kestelli ise küresel ölçekte artan jeopolitik risklerin enerji fiyatları üzerinden tarım sektörünü doğrudan etkilediğini belirtirken, özellikle Orta Doğu’da yaşanan gerilimlerin petrol arzını daraltarak maliyetleri artırdığına dikkat çekti. Meclis’e konuk olan ve üyelere hitaben bir bilgilendirme konuşması yapan Yüksel ise, dezenformasyon ve siber güvenlik başlıklarını ele alarak yanlış bilginin doğruya kıyasla çok daha hızlı yayıldığını ifade etti.

 

TUNCER: YAKIN ZAMANDA AÇIKTA ÇALIŞMAK İMKANSIZ OLACAK

Küresel iklim değişikliği nedeni ile tarım sektöründe üretimsel sorunlar yaşandığını ifade eden Tuncer, yakın bir gelecekte açıkta çalışmanın bazı dönemler imkansız hale gelebileceğini söyledi. Yerel ve iklime dayanıklı hayvanların uzun vadeli adaptasyonun temeli olacağını vurgulayan Tuncer, “Küresel tarım sektörü, birbiriyle bağlantılı dört büyük sorun etrafında şekilleniyor. Gıda fiyatları yükseliyor, gübre arzı daralıyor, iklim şokları sertleşiyor ve gıda güvensizliği artık yapısal bir sorun hâline geliyor. Bunlar içinde en kritik risk olan iklim değişikliği, geleceğe ait bir senaryo olmaktan çıkarak ölçülebilir, somut ve ekonomik sonuçlar doğurmaya başladı. Özellikle hayvancılık sektörü, artan sıcaklıklar, kuraklıklar ve iklim dalgalanmalarının etkisini en hızlı hisseden alanlardan biri. Son veriler, sıcakların hayvancılık üzerindeki etkisini net biçimde ortaya koyuyor. Örneğin, 130 binden fazla büyükbaş üzerinde yapılan uzun dönemli analizler, sıcaklık ve nemin kritik eşikleri aşması durumunda süt veriminde yüzde 10’a kadar kayba sebep olduğunu gösteriyor. Ayrıca yem üretiminde düşüş ve hayvan sağlığında bozulma gibi zincirleme etkiler hem üretimi hem de fiyat istikrarını tehdit ediyor. 2025 yılında okyanusların yüzde 90’ından fazlasının sıcak hava dalgalarına maruz kalmış olması, bu tehdidin küresel ölçekte olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, iklim değişikliğinin etkisi sadece üretimle sınırlı değildir. Tarım işçileri açısından da ciddi bir sosyal risk söz konusu. Yakın gelecekte yılın bazı dönemlerinde açık alanda çalışmak fiziksel olarak mümkün olmayacaktır. Bu durum, hayvancılıkla geçinen milyonlarca insan için doğrudan bir geçim krizine işaret etmektedir. Ancak bu kriz aynı zamanda çözüm alanlarını da işaret ediyor. Göz ardı edilse de mera alanları sürdürülebilir hayvancılığın önemli bir parçasıdır. Dünya kara yüzeyinin yaklaşık yarısını oluşturan meralar, hem gıda üretimi hem de karbon depolama açısından stratejik öneme sahiptir. Buna rağmen bu alanların yarısının ciddi biçimde bozulmuş olması, acil müdahale gerektiren bir başka konudur. Diğer taraftan, genetik çeşitliliğin korunması stratejik bir zorunluluktur. Çünkü yerel ve iklime dayanıklı hayvan ırkları uzun vadeli adaptasyonun temelini oluşturacaktır. İklim krizinin yükünü en fazla taşıyan küçük ölçekli aile işletmelerinin korunması, sektörün sürdürülebilirliği açısından şarttır” diye konuştu.

- REKLAM -

EGEV’DE TUNCER DÖNEMİ

Ege Ekonomiyi Geliştirme Vakfı’nda gerçekleşen seçimle birlikte görevi oy birliği ile devraldığını ifade eden Tuncer, “Değerli üyeler, Geçtiğimiz günlerde Ege Ekonomiyi Geliştirme Vakfı’nın yeni dönem seçimlerini gerçekleştirdik ve oy birliğiyle başkanlık görevini sevgili Hasan Küçükkurt’tan devraldım. EGEV, 1992 yılında kurulan ve merkezi İzmir’de bulunan, Ege Bölgesi’nin ekonomik ve sosyal kalkınmasını hedefleyen çok paydaşlı bir vakıf. Vakfımızın amacı; bölgemizdeki iller arasında ekonomik iş birliğini güçlendirmek, bölgenin yatırım potansiyelini tanıtmak, yerel kalkınma projeleri üretmek ve kamu-özel sektör diyaloğunu sağlamak. Bu yeni görevimizin borsamız temsiliyeti açısından da önemli olduğu düşüncesiyle sizlerin de proje ve değerli önerilerinizle katkılarınızı diliyor, sizleri saygılarımla selamlıyorum” dedi.

KESTELLİ: SAVAŞ BELİRSİZLİKLERİ DERİNLEŞTİRDİ

ABD ve İsrail ile İran arasındaki savaşın ekonomik belirsizlikleri derinleştirdiğini aktaran Kestelli, “Bu ay İzmir Ticaret Borsası adına çok önemli ve gurur verici iki seçimi geride bıraktık. Meclis Başkanımız, birlikte çalışmaktan büyük keyif aldığım değerli dostum Ömer Gökhan Tuncer, bu ay hem İzmir Başkanlar Kurulu başkanlığına hem de Ege Ekonomiyi Geliştirme Kurulu başkanlığına seçildi. Sayın Tuncer’in deneyimi, sakin güç olarak tanımlayabileceğim yapısı ve birleştirici mizacı ile İzmir’in yarınlarına ve Borsamızın prestijine büyük değer katacağına tüm kalbimle inanıyor, üstlendiği yeni görevlerde başarılar diliyorum. Kıymetli üyeler, dünya ekonomisi yeni ve zorlu bir eşikten geçiyor. Ortadoğu’da şubat sonunda ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan gerilim halen sürüyor. Bu durumun, daha birkaç ay öncesine kadar görece iyimser olan küresel beklentilerin hızla zayıflamasına ve belirsizliklerin derinleşmesine neden olduğu açık. Nitekim Uluslararası Para Fonu tahminlerine göre küresel büyüme beklentisi yüzde 3,1 seviyesine gerilerken, enerji fiyatlarındaki artışın etkisiyle küresel enflasyonun da artması bekleniyor. Gelinen noktada dünya ekonomisi daha düşük tempolu bir büyüme ve kolay kolay gerilemeyen, dirençli bir enflasyonla karşı karşıya Peki biz bu küresel dalgalanmanın neresindeyiz? Türkiye ekonomisinin bu süreçte kontrollü ve temkinli bir denge arayışı içerisinde olduğunu söyleyebiliriz. IMF raporu da 2026 yılı için Türkiye’nin büyüme beklentisini yüzde 3,4 seviyesinde öngörüyor. Oysa yılın başında bu oran yüzde 4’ün üzerindeydi. Bölgesel gerilimler, ticaret yollarında yaşanan aksamalar ve artan maliyet baskıları bu beklentilerin aşağı yönlü revize edilmesine neden oldu. Enflasyon cephesinde ise kat edilmesi gereken mesafe hâlâ çok uzun. Yıl sonu beklentisinin yüzde 28,6 seviyesinde olması, fiyat istikrarına ulaşma sürecinin kararlılık ve süreklilik gerektirdiğini ortaya koyuyor. Merkez Bankası’nın sıkı duruşu önemli ancak nisan ayı verisi dezenflasyon sürecinin başarısına dair önemli bir test olacak gibi görünüyor. Küresel risklerin en görünür ve en sarsıcı hissedildiği alan ise enerji sektörü. Dünyanın en kritik enerji arterlerinden biri olan Hürmüz Boğazı’nda yaşananlar artık sadece bölgesel bir gelişme değil, küresel ekonomik dengeleri tehdit eden yapısal bir soruna dönüştü. Şubat ayından bu yana İran dışındaki gemilere büyük ölçüde kapalı olan bu hayati geçiş hattı nedeniyle 4 milyon varillik petrol arzı devre dışı kaldı. Dünya ülkeleri bu açığı kapatabilmek için stratejik rezervlerine yöneldi, adeta gelecekteki arzdan borç aldı. Ancak bu yaklaşım sürdürülebilir değil. Eğer Hürmüz Boğazı kısa vadede yeniden açılmazsa küresel ölçekte stagflasyon riskinin ciddi şekilde artması kaçınılmaz. Bu sorunun öncü sarsıntılarını da hissediyoruz. Petrokimya üretimi daralıyor, plastik üretimi geriliyor, havayolu taşımacılığı aksıyor ve pek çok şirket uçuş sayılarını ve destinasyonlarını azaltıyor. Özellikle Avrupa uçuşlarında bilet fiyatlarında yüksek artışlar öngörülüyor. Sanayi üretimi ivme kaybediyor ve Asya’da başlayan bu yavaşlama fiyat mekanizması üzerinden tüm dünyaya yayılma potansiyeli taşıyor. Arzda yaşanan kayıplar bir noktadan sonra talepte daralmayı zorunlu kılıyor. Bu da üretimin yavaşlaması, tüketimin gerilemesi ve ekonomik aktivitenin ivme kaybetmesi anlamına geliyor. Tam da bu nedenle bu küresel dalganın ülkemize yansımalarını doğru analiz etmek zorundayız. Enerjiye erişimde yaşanan her aksama sanayimizi, lojistik ağlarımızı ve özellikle tarımsal üretimimizi doğrudan etkiliyor. Artan enerji maliyetleri gübre fiyatlarını yukarı çekiyor, üretim maliyetlerini ağırlaştırıyor ve nihayetinde gıda fiyatları üzerinde baskı oluşturuyor. Dolayısıyla mesele artık yalnızca enerji meselesi değil; üretim kapasitemizi, gıda güvenliğimizi ve ekonomik istikrarımızı doğrudan ilgilendiren çok boyutlu bir sınama. Bir tarafta derinleşen jeopolitik riskler, diğer tarafta kırılganlığını koruyan ekonomik göstergeler var. Bu hassas dengede atılacak adımlar büyük önem taşıyor. Bu dönemde başarı; hızlı uyum, güçlü finansal disiplin ve doğru pazar konumlandırmasıyla mümkün olacaktır. Bu kritik süreçte önceliğimiz daha dirençli bir ekonomik yapı inşa etmek, enerji arz güvenliğimizi güçlendirmek, üretim altyapımızı koruyup geliştirmek ve istikrar odaklı politikaları kararlılıkla sürdürmek olmalıdır. Sayın Cumhurbaşkanımızın açıkladığı yeni düzenlemelerin de bu açıdan önemli katkılar sunacağı muhakkaktır” şeklinde konuştu.

"BİYOYAKIT TALEBİ TARIMI ENERJİ SEKTÖRÜNÜN PARÇASI YAPTI"

Yaşanan gerilimler sonucu enerji maaliyetlerinin arttığını dile getiren Kestelli, bu durumun aynı zamanda biyoyakıt talebini arttırdığını söyledi. Tarımın enerji sektörünün bir parçası haline gelmesiyle bitkisel yağ ve şeker fiyatlarında da artışlar yaşandığını belirten Kestelli, “Kıymetli dostlar, FAO Gıda Fiyat Endeksi Mart 2026 itibarıyla 128,5 puana yükseldi. Bu, bir önceki aya göre yüzde 2,4’lük bir artış anlamına geliyor. Yılbaşında yaklaşık 124 seviyesinde olan endeksin kısa sürede bu noktaya gelmesi, küresel gıda fiyatlarında yeniden ivmelenen bir artış eğilimine işaret ediyor. Artış tüm ürün gruplarına yayılmış olmakla birlikte dengeli değil. Tahıl, et ve süt ürünlerinde sınırlı artışlar görülürken bitkisel yağlarda yüzde 5’in, şeker fiyatlarında ise yüzde 7’nin üzerinde artış yaşandı. Bu durum bazı ürünlerde çok daha güçlü bir maliyet ve talep baskısı oluştuğunu gösteriyor. Bu sürecin arkasındaki temel unsurun yine enerji fiyatları olduğu görülüyor. Özellikle İran-ABD gerilimi ile birlikte petrol fiyatlarında yaşanan yükseliş tarım sektörünü doğrudan etkiliyor. Enerji maliyetlerindeki artış gübre, üretim ve lojistik giderlerini artırırken aynı zamanda biyoyakıt talebini yükselterek tarım ürünlerini enerji piyasasının bir parçası haline getiriyor. Bu nedenle bitkisel yağ ve şeker fiyatlarındaki artışları yalnızca tarımsal değil, aynı zamanda jeopolitik bir gelişmenin yansıması olarak değerlendirmek gerekir. Bugün küresel gıda piyasalarında bir denge olduğunu söyleyebiliriz ancak bu dengenin oldukça kırılgan olduğu da açık. Enerji fiyatları, jeopolitik gelişmeler ve ticaret akışlarındaki değişimlerin bu dengeyi hızla bozabileceğini göz önünde bulundurmalıyız. Gelinen noktada en önemli risk fiyat seviyesinden ziyade belirsizliktir. Gıda piyasaları artık yalnızca üretimle değil; enerji, jeopolitik ve ticaret dinamikleriyle birlikte şekillenmektedir. Bu nedenle gıda güvenliği konusu yalnızca üretimi artırma değil, riskleri etkin şekilde yönetme meselesi haline gelmiştir” dedi.

- REKLAM -

"DİJİTAL PASAPORT İZLENİLEBİLİR BİLGİ SAĞLIYOR"

Avrupa Birliği tarafından hayata geçirilen Dijital Ürün Pasaportu ile takip edilebilir ürünler oluşturulduğuna dikkat çeken Kestelli, bu dönüşümün zorunluluktan ziyade sorumluluk olarak bakılması gerektiğini söyledi. Kestelli, “Sevgili dostlar, küresel ticaretin geleceğini şekillendiren önemli bir dönüşüm süreciyle karşı karşıyayız. Avrupa Birliği’nin hayata geçirdiği Dijital Ürün Pasaportu, her ürün için dijital bir kimlik oluşturarak içeriğinden üretim yerine, çevresel etkilerinden tüm yaşam döngüsüne kadar bilgilerin izlenebilir olmasını sağlıyor. Bu sayede şeffaflık artıyor, sürdürülebilirlik ölçülebilir hale geliyor ve tedarik zincirinde güven güçleniyor. Bu dönüşüm ticaretin yeni kuralını net şekilde ortaya koyuyor: bilgi yoksa pazar da yok. Avrupa Birliği’nde sistem kademeli olarak devreye alınıyor ve 2027 itibarıyla başta tekstil olmak üzere birçok sektörde uygulanmaya başlanacak. Tarım ve gıda ürünleri doğrudan kapsamda olmasa da tekstil sektörü üzerinden pamuk üretimi bu sürece dahil olacak. Pamukta yaşanan mevcut zorluklar dikkate alındığında bu gelişme bizim için sadece bir uyum süreci değil aynı zamanda önemli bir fırsat. Yaklaşık 30 milyar dolarlık tekstil ve konfeksiyon ihracatımızın 14 milyar doları Avrupa Birliği ülkelerine yapılıyor. Bu nedenle yeni sisteme hızlı uyum sağlamak sektörümüz açısından kritik öneme sahip. Ülkemizde de bu alanda gerekli çalışmalar başlatılmış durumda ancak sürecin hızlı ve titizlikle yürütülmesi gerekiyor. Toplam ihracatımızın yüzde 41’inin Avrupa Birliği’ne yapıldığı düşünüldüğünde bu dönüşümün önemi daha da net ortaya çıkıyor. Bu süreç özellikle KOBİ’ler için dijitalleşme ve veri yönetimi açısından bazı sorumluluklar getiriyor. Ancak bunu bir zorunluluktan ziyade rekabet avantajı sağlayacak bir fırsat olarak görmek gerekir. Bu dönüşüme ne kadar hızlı uyum sağlarsak uluslararası pazarlardaki konumumuzu o kadar güçlendirebiliriz. Değerli üyeler, sözlerimi noktalarken şunu vurgulamak isterim: küresel ekonomide genel manzara iyi değil. Tüm ülkeler yeni arayışlara, yeni anlaşmalara ve iş birliklerine yönelmiş durumda. Herkes bu süreci en az kayıpla atlatmak için büyük çaba gösteriyor. Böylesine kaotik dönemler, soğukkanlılığını koruyanların kazançlı çıktığı dönemlerdir. Türkiye olarak geçmiş krizlerden edindiğimiz deneyim ve değişen şartlara uyum sağlama kabiliyetimiz en büyük avantajımızdır. Bu nedenle yarınlara güvenle bakıyorum. Bu süreçte hükümetimizden yüksek faiz ortamında tarımsal ticaret erbabı ve üreticiler için ihtisas kredilerinin limitlerinin artırılması ve kullanım şartlarının hafifletilmesi, enerji ve gübre gibi temel girdilerde üretim gücümüzü koruyacak destekleme mekanizmalarının kurulması ve yeşil dönüşüm sürecine uyum sağlayacak KOBİ ölçekli tarım işletmelerine özel hibe ve vergi muafiyetlerinin hayata geçirilmesi yönündeki talep ve beklentilerimizi dile getirmek istiyorum” diye konuştu.

YÜKSEL: YANLIŞ BİLGİ 6 KAT DAHA HIZLI YAYILIYOR

Oturumun konuğu olan Yüksel, İTB Meclis üyelerine hitaben Siber güvenlik, medya okuryazarlığı, dezenformasyonla mücadele konuları kapsamında bir konuşma gerçekleştirdi. Yüksel, kurum olarak yaptıkları faaliyetlerden de bahsederek başladığı konuşmasında, “Dezenformasyonla Mücadele Merkezimiz vasıtasıyla da dezenformasyon faaliyetlerini ve kamu kurumları üzerindeki bu faaliyetlerin sistematik olarak çalışılması ve bütün bakanlıklar nezdinde de bu faaliyetlerin koordine edilmesi gibi görevlerimiz var. Bu anlamda yaklaşık 200'ün üzerinde, yaklaşık 3 senede 200'ün üzerinde dezenformasyon bülteni yayımladık. Değişen gündeme ve çeşitli şartlara göre hemen adapte olarak, işte deprem döneminde deprem özel şeklinde bültenlerimizi, Filistin-İsrail olayları aşamasında tekrar yine aynı şekilde Filistin-İsrail üzerinden bir Gazze bülteni yaklaşık 30-35 adet... Dolayısıyla günceli takip eden bir kurum ve aynı zamanda da teknolojiyi yoğun kullanan bir kurumuz. İlk çağdan itibaren insanların en önem verdiği şey mesaj iletişim gerçekleştirmek, bilgiyi ileriki nesillere aktarmaktır. Mağara resimlerinde dahi görülen budur. 21. yy bizim için internet çağı olarak başladı. İnternet çağı ile birlikte yeni medya ve internet kullanımı fırsatları ve riskleri içinde barındırıyor. Günümüzde yapay zeka ile zirveye ulaşmış bir enformasyon süreci ile karşılaşıyoruz. Bunun getirdiği avantajlar kadar riskler de var. Yaptığımız araştırmaya göre yanlış bilgi doğru bilgiye kıyasla 6 kat daha hızlı yayılıyor. İçinde bulunduğumuz zamanda gerçeklik şekil değiştirmiş durumda. Önceden tek kanaldan yapılan iletişi artık çoklu kanallardan ve doğruluğu kesinleştirilmemiş kanallar üzerinden yapılıyor” ifadelerini aktardı. 

"YAPAY ZEKA VE SİBER SALDIIRLAR EN YÜKSEK RİSKLERİ BARINDIRIYOR"

Gelecek 10 yıl içerisinde maddi kriz çıkarma ihtimali en yüksek olan maddeler arasında yapay zeka destekli yanlış bilgi üretimi ve siber saldırıların yer aldığını belirten Yüksel, “Dezenformasyonun bir kriz alanı oluşturmasındaki bir diğer sorun da yeni teknolojilerin kullanılması ve bu teknolojileri üretemiyor oluşunuz. Türkiye’de 65 milyon sosyal medya kullanıcısı var her birimizin 7 saati internette geçiyor. Bir yerde bir ürün varsa bir yatırım vardır. Dünyada bu alana 800 milyar doların üzerinde Türkiye’de ise 1 milyar doların üzerinde gerçekleşti. Teknolojiyi üreten tarafsınız güçlüsünüzdür.  2024 yılında Dünya Ekonomik Forumu’nun küresel riskler raporuna göre, ilerleyen 10 yıl içerisindeki kriz, maddi kriz ve kaos yaratma ihtimali en yüksek olan 5 tane risk maddesi sıralanıyor. Bunun içerisinde birinci sırada yüzde 66 oranında maddi kriz ve kaos yaratması mümkün olan madde iklim değişiklikleri. Hemen arkasındaki ikinci sırada ise yapay zeka destekli yanlış bilgiler ve dezenformasyon geliyor. Yine aynı risk grubunun içerisinde beşinci sırada ise siber saldırılar yer alıyor. Günlük hayatımızda aslında hepimiz dezenformasyonun çeşitli şekillerine maruz kalıyoruz. Manipülasyon, yalan haber, sızdırma, taklit, çarpıtma en çok maruz kaldığımız dezenformasyon çeşitleri. Aslında gerçekte olan şu: Ya bir uydurmaya maruz kalıyoruz ya da gerçek bir bilgi içerik anlamında değiştirilerek bize sunuluyor” şeklinde konuştu.

- REKLAM -

"İLETİŞİM KANALLARINI İYİ TESİS ETMEZSENİZ YÖNETEMEZSİNİZ"

Kurumsal iletişim iyi tesis edilememesi nedeniyle ortaya çıkan örneklerden bahseden Yüksel, konuşmasını şu ifadeler ile bitirdi: “Bundan yaklaşık 4-5 ay öncesinde Türkiye'nin en büyük holdinglerinden birisinin yine orta düzey ve üst düzey yöneticilerin yer aldığı bir WhatsApp grubunda Kastamonu ya da Kayseri'den bir vatandaşın olduğu, bu vatandaşın yanlışlıkla gruba eklendiği ve bu vatandaşın yönetici tayfasından olduğunun düşünüldüğü ve aynı zamanda şirketin stratejik kararlarının alınması için bu şahsa devamlı WhatsApp'tan sorular sorulduğu ortaya çıktı. Evet bunların her birisini yaşadık. Ve bu şahıs sayesinde şirketin haftalık 12-13 milyon TL'ye yakın bir kar yarattığı, çünkü aslında şahıs hiç cevap vermediği için genel olarak sessiz kalmasından hareketle... Gerek kurumsal anlamda, gerek ticari alanda, gerek medya sektöründe bu örnekleri çoğaltmamız mümkün. Tabii sizlerin en büyük avantajı ve dezavantajı şu: Kısıtlı zamanda aynı zamanda faaliyetlerinizi ve operasyonlarınızı icra ediyor, aynı zamanda ortaklaşa hareket ettiğiniz personeliniz, gruplarınız ya da bağlı olduğunuz yapılanmalar var. Dolayısıyla iletişim kanallarınızı iyi tesis etmezseniz o süreci yönetemeyeceksiniz. İstediğiniz kadar performansınızı yükseltmeye çalışalım; bizim mutlaka ekibimizle ve aynı zamanda muhataplarımızla olan iletişim kanallarımızın tesis edilmesi gerekiyor. Bu anlamda söylemek istediğim bir konu; Malcolm X'in çok yoğun bir Amerikan medyasının engellemelerine maruz kalması nedeniyle çok erken çağlarda diyebileceğimiz bizim için -çünkü henüz dijital bir medya ortamı yokken- tespit ettiği şu husus var: 'Eğer dikkat etmezseniz medya size zalimi mazlum, mazlumu zalim olarak gösterir.' Dezenformasyonla mücadele konusunda sunumlarım bu kadardır. Çok sıkmak istemedim sizleri, en azından temel anlamda da olsa bir farkındalık yaratmaktı amaç. Hepinize saygı ve selamlarımı sunuyorum, teşekkür ederim” dedi.
Yapılan konuşmaların ardından Tuncer ve Kestelli tarafından Yüksel’e hediye takdimi yapıldı. 

BOZKURT: DÖVİZ DÖNÜŞÜM DETSEĞİ YÜZDE 20 OLMALI

Dilek bölümüne geçilen mecliste söz alan isim Erol Avni Bozkurt, döviz dönüşüm desteğinin artırılması gerektiğini söyleyerek, “Biliyorsunuz ihracat firmalarına sağlanan, devletimiz tarafından sağlanan döviz dönüşüm desteği altında bir destek var. Bu yüzde 3 oranında ihracat tutarının %3'ü oranında sağlanan bir destek. Bu 30 Eylül 2024'e, yani birkaç gün sonraya kadar eğer yeniden yürürlüğe konmazsa sona eriyor. Biz şimdi %3'ten bir hesap yaptık. Bizim sadece tarım sektörü için konuşuyorum; bizim yıllık tarım ürünleri toplam ihracatı 36 milyar dolar civarı. Kimi yıllar 25 milyar, kimi yıllar 30 oluyor, 2025 yılı 36 milyar dolar. Yani teorik olarak bunun %3'ünü devlet bize destek olarak veriyor. Bu da aşağı yukarı 1 milyar dolar civarında bir rakam ediyor; tarım sektörüne ihracattan dolayı sağlanan destek. Tabii bir de yüzde 35'lik bozdurma zorunluluğu var Merkez Bankası tarafından. Böyle düşündüğümüzde de 0.4 milyar dolarlık bir destek oluyor. Yani 0.4 milyar dolarla 1 milyar dolar arasında bir destek toplamda genel bir destek sağlanıyor toplamda. Şimdi bir ihracatçı eğer yeterli desteği almazsa hiç faydası olmaz. Yani %3 küçümsenecek bir rakam değil, yüzde 2 yine hiç değil; hakikaten bu çok derdimize derman oluyor ama tedavi etmiyor maalesef. Dolayısıyla çok böyle uçuk bir şey söyleyeceğim size; bu desteğin yüzde 20'ye çıkartılması gerektiğini düşünüyorum. Neden? Zaten ihracatçı biliyorsunuz enflasyonla mücadeleden dolayı bir kur baskısı altında. Tabii bu da yapılmalı, buna da destek oluyoruz. Yani enflasyon düşürmediğimiz takdirde zaten hiçbirimizin geleceği yok, bu önemli bir karar. Hatta bu kadar kararlı olmasından dolayı aslında ekonomi politikaları bence çok doğru yapılıyor ama öbür taraftan tabii ihracatçı, dolayısıyla üretim, dolayısıyla imalat, dolayısıyla istihdamda bir sıkıntı var” dedi.

Kaynak: HABER MERKEZİ

0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Bir Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.