BERKAY ERDEN / ÖZEL HABER - Yaşanan orman yangınları, kuraklık ve artan yapılaşma baskısıyla çevre tartışmalarının eksik olmadığı İzmir’de, 5 Haziran Dünya Çevre Günü dolayısıyla konunun uzmanları dikkat çeken açıklamalar yaptı. Ege Çevre Kültür Platformu (EGEÇEP) Bilim Kurulu Üyesi Erhan İçöz ile Çeşme Yarımadası Çevre Derneği (ÇEŞÇEP) Başkanı Dr. Ahmet Güler, enerji altyapısındaki eksikliklerden kıyı işgallerine, sulak alanlar üzerindeki yatırım baskısından Çeşme Projesi’ne kadar birçok başlıkta değerlendirmelerde bulunarak, İzmir’in doğal varlıklarının korunması için acil ve bilimsel adımlar atılması gerektiğini vurguladı. Karaburun’un tek sulak alanı olan İris Gölü’nün uluslararası antlaşmalara rağmen Güneş Enerjisi Santrali (GES) ve Rüzgar Enerjisi Santrali (RES) tehdidi altında olduğuna dikkat çeken İçöz, ihtiyaç fazlası enerji yatırımlarının da sorgulanması gerektiğini ifade etti. Çeşme’deki yapılaşma oranının artma riskini gözler önüne seren Güler ise işgal edilen sahiller nedeniyle halkın denizle olan bağlantısının koparıldığını söyledi.

ALTYAPI YENİLENMELİ
Enerji konusunda yapılan yatırımların yeni kaynakların yerine mevcut yapının iyileştirilmesi için kullanılması gerektiğini savunan İçöz, “Elektrik Mühendisleri Odası’nın, Enerji Bakanlığı verilerine dayanarak hazırladığı istatistiklere göre Türkiye’nin kurulu elektrik gücü, en yüksek tüketim seviyesinin yaklaşık iki katından fazla. Buna rağmen sürekli yeni enerji yatırımları yapılıyor. Rüzgâr santralleri, güneş enerji santralleri, hidroelektrik santraller, jeotermal tesisler ve nükleer santraller peş peşe gündeme geliyor. Eğer mevcut kurulu güç ihtiyacın çok üzerindeyse, yeni yatırımların hangi ihtiyaç doğrultusunda yapıldığı sorgulanmalıdır. Diğer yandan enerji altyapısının önemli sorunları bulunuyor. Geçtiğimiz yıl enerji nakil hatlarından kaynaklandığı belirtilen çok sayıda yangın yaşandı. Yeni santraller kurmak yerine mevcut enerji nakil hatlarının modernize edilmesi çok daha verimli sonuçlar verebilir. Çünkü iletim hatlarındaki enerji kayıpları oldukça yüksek seviyelerde. Bu altyapının iyileştirilmesi hem enerji tasarrufu sağlayacak hem yangın riskini azaltacak hem de ekonomik açıdan daha doğru bir yatırım olacaktır” dedi.

KARABURUN RİSK ALTINDA
Karaburun’da RES’lerin köylerin içine kadar girdiğini ve kuşların göç yollarının RES’lerden etkilendiğini belirten İçöz, bunun kabul edilebilir bir yanı olmadığını ifade etti. Bölgenin tek sulak alanının ise GES riski ile karşı karşıya olduğunu dile getiren İçöz, “İzmir’in çok sayıda çevre sorunu bulunuyor. Maden faaliyetlerinden deniz kirliliğine, Harmandalı Çöplüğü’nden Karaburun Yarımadası’ndaki sorunlara, Çeşme’deki yapılaşma baskısından doğal alanların tahribatına kadar pek çok başlık sayılabilir. Şu anda güneş enerji santralleri (GES) çok yaygın olmasa da rüzgâr enerji santralleri (RES) oldukça yaygın durumda. Neredeyse her tepenin üzerinde rüzgâr türbinleri görmek mümkün. Özellikle Karaburun Yarımadası’nda bu durumun çok yoğun yaşandığını düşünüyoruz. Yerleşim yerlerine oldukça yakın noktalarda kurulan RES’ler bulunuyor. Bu projelere karşı hukuki ve toplumsal mücadeleler de yürütülüyor. Bazı ÇED raporlarının iptal edilmesi gibi kazanımlar elde edilse de süreç devam ediyor. RES’lerin en önemli etkilerinden biri kuş göç yolları üzerinde bulunmaları. Kuşların alışılmış göç rotalarının değişmesi doğal yaşam üzerinde çeşitli olumsuz sonuçlar doğurabiliyor. Kuşlar doğal döngünün ayrılmaz bir parçası olduğu için bu durumun önemsiz görülmesi mümkün değil. Karaburun Yarımadası’nın tek sulak alanı olan İris Gölü’ne konaklamak için gelen kuşlar açısından da bu tür tesisler engel oluşturuyor. Ayrıca İris Gölü’nün hemen yakınında bir güneş enerji santrali projesinin de bulunduğunu biliyoruz. Bu da bölgedeki baskıyı artıran bir unsur olarak değerlendirilebilir. Karaburun Yarımadası hem tarihi hem de doğal özellikleri açısından son derece önemli bir bölge. Korunması gereken bu alanın giderek daha fazla yatırım baskısı altında kalması, yarımadanın doğal yaşamına zarar veriyor. Benzer bir durum Seferihisar ve Sığacık çevresinde de görülüyor. Bölgenin hemen üzerinde çok sayıda rüzgâr türbini yer alıyor. Sığacık gibi özel bir ekosistemin yakınında bulunan bu tesislerin çevresel etkilerinin dikkate alınması gerekiyor. Karaburun Yarımadası’nda köylerin içine kadar yaklaşan rüzgâr türbinlerinin savunulabilir bir tarafı olmadığını düşünüyoruz. Bölgenin tek sulak alanı olan ve mutlaka korunması gereken İris Gölü, bir yandan çeşitli projelerin baskısı altında kalırken diğer yandan RES ve GES yatırımlarıyla çevreleniyor. Oysa sulak alanlar, Ramsar Sözleşmesi kapsamında korunması gereken ekosistemler arasında yer alıyor. Bizim ise bu alanları korumak yerine üzerlerindeki baskıyı artırdığımızı görüyoruz. Bu örnekler yalnızca Karaburun ve Seferihisar’la sınırlı değil. Bergama başta olmak üzere birçok bölgede benzer uygulamalar görülüyor. Enerji yatırımlarının daha planlı ve bilimsel değerlendirmeler ışığında yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Rüzgâr ve güneş enerjisi genellikle temiz enerji olarak tanımlansa da bu tesislerin üretim süreçlerinde kullanılan malzemeler, kimyasallar ve doğal kaynak tüketimi de göz önünde bulundurulmalı. Türbinlerin ve güneş panellerinin üretiminden kullanım ömrü sonrasındaki bertaraf süreçlerine kadar çevresel etkileri bulunuyor” diye konuştu.

ÇEŞME’DE HALK DENİZDEN KOPUYOR
Turistlerin uğrak yerleri olan koyların ranta açıldığını dile getiren Güler, işgal edilen sahiller nedeniyle halkın denize ulaşmasının imkansız hale geldiğini söyledi. Çeşme’nin mevcut düşük yapılaşma oranın da korunması gerektiğini aktaran Güler, “Çeşme Yarımadası, yaklaşık 160 milyon metrekarelik alanıyla ülkemizin bugün hâlâ ayakta kalabilmiş en büyük doğal hazinelerinden biridir. Yapılaşma oranı yaklaşık yüzde 15 düzeyindedir. Bu da yarımadanın büyük bölümünün hâlâ doğal yapısını koruduğunu, nefes almaya devam ettiğini göstermektedir. Korunması ve gelecek kuşaklara aynı haliyle aktarılması gereken miras da tam olarak budur. Çeşme’yi Çeşme yapan simge noktalardan Aya Yorgi Koyu ise bugün yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Yıllardır yerli ve yabancı ziyaretçilerin hayranlıkla geldiği, yarımadanın sembollerinden biri hâline gelen bu eşsiz koyun ranta kurban edilmek üzere olduğu görülmektedir. Öte yandan Alaçatı’da, dünyaca ünlü sörf merkezimizde denize ulaşmak artık neredeyse imkânsız hâle gelmiştir. Çünkü Alaçatı kıyılarının büyük bölümü işgal edilmiş, halkın denizle buluşması fiilen engellenmiştir. Bir zamanlar herkesin kullanımına açık olan bu kıyılar, bugün adeta özel alanlara dönüştürülmüştür” ifadelerini aktardı.

ÇEŞME PROJESİ YARGIYI HİÇE SAYIYOR
Turizm Bakanlığı tarafından hayata geçirilmek istenen Çeşme Projesi’nin ilçedeki yapılaşmayı artıracağını dile getiren Güler, bu projenin bir turizm yatırımı olmadığını ifade etti. Danıştay’ın daha önce söz konusu projeyi iptal ettiğini de hatırlatan Güler, “Bugün gelinen nokta ise çok daha vahimdir. Turizm Bakanlığı’nın ‘Çeşme Projesi’ ile hedeflediği alan, yarımadanın yalnızca bir bölümü ya da bir köşesi değil, tamamıdır. Yaklaşık 160 milyon metrekarelik bu doğal varlığın bütünüyle yapılaşmaya, ranta ve betona açılması planlanmaktadır. Bu durum bir turizm yatırımı olarak değil, bir yarımadanın topyekûn tasfiyesi olarak değerlendirilmelidir. Koylarımız işgal edilmiş, kıyılarımız elden çıkarılmış, hatta denizin içine yüksek katlı yapılar inşa edilmiştir. Dünyanın hayranlık duyduğu Çeşme’nin hızla bir rezidans yığınına dönüştürülmek istendiği görülmektedir. Hatırlatmak isteriz ki Danıştay, kamu yararı taşımadığı ve telafisi mümkün olmayan çevresel zararlara yol açacağı gerekçesiyle bu projeyi daha önce iptal etmiştir. Aynı projenin bugün yeniden gündeme getirilmesi; yargı kararlarının, Kıyı Kanunu’nun emredici hükümlerinin ve bu toprakların geleceğinin yok sayılması anlamına gelmektedir. Bu yarımada satılık değildir. Çeşme’nin kıyıları, koyları ve doğal alanları bir avuç rant çevresine değil; halka, kamuya ve henüz doğmamış kuşaklara aittir” şeklinde konuştu.
0 Yorum
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Bir Yorum Bırakın