Aynı Masada İki Yabancı: İslamabad’da Konuşamayan Dünya

Ahmet Toprak

İslamabad’da kurulan masa, kağıt üzerinde bir diplomasi başarısı gibi görünebilir. Yıllardır birbirine mesafeli, hatta düşmanca bir dil kullanan iki ülke; ABD ve İran, nihayet aynı şehirde, aynı odada buluştu. Ama gerçekte olan şu: Aynı masaya oturmak, aynı dili konuşmak anlamına gelmiyor.

ABD heyetine Başkan Yardımcısı JD Vance liderlik ederken, İran tarafını Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf temsil etti. İsimler güçlüydü, temsil düzeyi yüksekti ama masadaki atmosferin ağırlığı, bu gücün ötesindeydi. Çünkü bu görüşme, klasik bir “anlaşma arayışı” değil; karşılıklı güvensizliğin sınırlarını test etme çabasıydı.

En büyük düğüm yine aynı yerde atıldı: Hürmüz Boğazı.

Dünyanın enerji damarlarından biri olan bu dar geçit, aslında iki tarafın dünyaya bakışının özeti gibi. ABD için burası küresel ticaretin serbestliği demek. İran için ise egemenliğin somut karşılığı. Washington “serbest geçiş” derken, Tahran “benim kontrolüm” diyor. Bu iki cümlenin ortasında ise herhangi bir uzlaşma cümlesi henüz kurulabilmiş değil.

Ama mesele sadece bir su yolu değil. Hürmüz, tarafların zihnindeki güç tanımının sembolü. Bu yüzden teknik bir anlaşmazlık gibi görünen konu, aslında derin bir psikolojik ve politik fay hattına dönüşüyor.

İran’ın masaya “derin güvensizlikle” oturduğunu söylemesi boşuna değil. Yıllardır süren yaptırımlar, bölgedeki askeri hareketlilik ve özellikle son dönemde artan gerilim, Tahran’ın hafızasında birikmiş durumda. ABD ise farklı bir noktadan bakıyor: Önce İran’ın somut adımlar atmasını istiyor, ardından yaptırımların gevşetilebileceğini söylüyor.

Ortaya çıkan tablo neredeyse ironik:

İki taraf da müzakere ediyor ama aslında birbirine şart koşuyor.

İki taraf da çözüm istiyor ama ilk adımı karşı taraftan bekliyor.

İşte tıkanıklık tam da burada başlıyor.

İslamabad’daki görüşmelerin belki de en çarpıcı tarafı, konuşulanlardan çok hissedilenlerdi. Şehirde alınan olağanüstü güvenlik önlemleri, kapatılan yollar, sessizleşen sokaklar… Bunlar bir barış görüşmesinin değil, kontrollü bir kriz yönetiminin işaretleriydi. Sanki herkes aynı şeyi biliyordu ama kimse yüksek sesle söylemiyordu: Bu masa bir çözüm üretmek için değil, daha büyük bir kopuşu geciktirmek için kurulmuştu.

Masada nükleer program var, yaptırımlar var, bölgesel çatışmalar var. Ama bunların hepsinin üstünde görünmeyen bir başlık daha var: Güven eksikliği. Ve bu başlık çözülmeden diğerlerinin çözülmesi neredeyse imkânsız.

Belki de bu yüzden görüşmelerin sonunda somut bir sonuç çıkmaması şaşırtıcı değil. Asıl şaşırtıcı olan, bu kadar derin bir kriz ortamında hâlâ “anlaşma ihtimali”nden söz ediliyor olması.

İnsan ister istemez düşünüyor:

Bu kadar geçmiş yükü, bu kadar kırılganlık ve bu kadar hesaplaşma varken, gerçekten bir uzlaşma mümkün mü?

Cevap kolay değil. Ama şu net:

İslamabad’da kurulan masa dağılmadı, sadece askıya alındı. Ve o masa, her yeni turda biraz daha ağırlaşıyor.

Belki bir gün taraflar gerçekten konuşmaya başlar.

Ama bugün görünen şu: Aynı masada oturan iki taraf hâlâ birbirini duymuyor.