Alaçatı yine bildiğimiz gibi… Baharın gelişiyle birlikte sokaklar kalabalık, tezgâhlar rengârenk, hava mis gibi ot kokuyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da Ot Festivali, sadece bir etkinlik değil, adeta bir mevsim habercisi olarak çıktı karşımıza.
Ama şu soruyu sormadan edemiyorum: Biz bu festivali gerçekten doğanın sunduklarını kutlamak için mi yaşıyoruz, yoksa biraz da “orada bulunmuş olmak” için mi? Çünkü Alaçatı’nın o eski, sakin ruhunu hatırlayanlar için bugün yaşananlar biraz karmaşık duygular barındırıyor. Bir yanda Ege’nin kıymetli otları; diğer yanda selfie kuyrukları ve dolup taşan sokaklar…
Yine de hakkını teslim etmek gerekir. Bu festival, unutulmaya yüz tutmuş bir mutfak kültürünü canlı tutuyor. Gençler belki de ilk kez bir yabani otun ne olduğunu öğreniyor, annelerimizin, anneannelerimizin mutfağından çıkan o sade ama derin lezzetlerle tanışıyor. Bu, küçümsenecek bir kazanım değil.
Öte yandan organizasyonun giderek büyümesiyle birlikte “öz” meselesi daha çok tartışılır hale geliyor. Daha çok ziyaretçi mi, yoksa daha nitelikli bir deneyim mi? Alaçatı’nın dar sokakları bu yükü ne kadar kaldırabilir? Bunlar artık görmezden gelinmemesi gereken sorular.
Günün sonunda Alaçatı Ot Festivali hâlâ güzel. Hâlâ Ege’nin ruhunu bir şekilde taşıyor. Ama belki de biraz yavaşlamaya, biraz nefes almaya ihtiyacı var. Çünkü bazı şeyler, kalabalıkla değil, sadelikle anlam kazanır. Alaçatı’nın bize yıllardır fısıldadığı şey de tam olarak bu.