Geçenlerde iki düğünün hikâyesini dinledim.
Aynı şehirde…
Aynı yaz mevsiminde…
Aynı hayallerle kurulan iki yuva.
Fakat başlangıçları birbirinden çok farklıydı.
Birinci düğün dillere destandı.
Şehrin en büyük salonu tutuldu. Davetli listesi uzadıkça uzadı. Özel süslemeler, pahalı kıyafetler, gösterişli araçlar, kameralar, havai fişekler…
“Bir kere evleniyoruz.” dediler.
“Düğünümüz konuşulsun.” dediler.
Konuşuldu da…
Kimisi yemeği beğendi.
Kimisi müziği eleştirdi.
Kimisi gelinin takısını, kimisi damadın takım elbisesini konuştu.
Sonra?
Herkes evine gitti.
Geride gelinle damat kaldı.
Bir de ödenmemiş faturalar…
Kredi kartları…
Banka taksitleri…
Eşten dosttan alınan borçlar…
Düğünde bir gecede dağıtılan tebessüm, evin içinde yerini hesap kitap tartışmalarına bıraktı.
Yeni evliliğin ilk sabahında kahvaltı sofrasına sevgiyle birlikte borç dosyası da oturdu.
Bir süre sonra genç adam fazla mesaiye başladı. Genç kadın, ihtiyaçlarını ertelemek zorunda kaldı. Önce küçük sitemler başladı. Ardından suçlamalar…
Düğünde el ele oynayan iki insan, aylar sonra aynı masada birbirinin yüzüne bakamaz hâle geldi.
Düğünleri hâlâ konuşuluyordu.
Ama ne yazık ki güzelliğiyle değil, geride bıraktığı yükle…
İkinci düğün ise oldukça sadeydi.
Mütevazı bir salonda yapıldı.
Davetliler aileden, akrabadan ve gerçekten yakın olan dostlardan oluşuyordu. Süslemeler mütevazıydı. Yemek geleneksel ama bereketliydi.
Bazıları burun kıvırdı:
“Böyle düğün mü olur?”
“Biraz daha gösterişli yapamazlar mıydı?”
Gençler sustu.
Çünkü onların başka bir hesabı vardı.
Düğüne harcamadıkları parayla küçük evlerinin peşinatını ödediler. Bir bölümünü de acil günler için ayırdılar.
Evliliklerinin ilk yılında borç konuşmadılar.
Hayallerini konuştular.
Birlikte kitaplık aldılar.
Bir fidan diktiler.
Yavaş yavaş evlerini kurdular.
Bir süre sonra çocukları dünyaya geldiğinde, sağlık ve diğer masraflarını düşünerek geceleri uykusuz kalmadılar.
Onların düğününü çok az kişi hatırladı.
Fakat kurdukları huzurlu yuva, çevrelerinde örnek gösterildi.
Şimdi soralım:
Hangisi daha büyük düğün yaptı?
Bin kişinin alkışladığı, fakat iki insanın altında ezildiği düğün mü?
Yoksa az kişinin katıldığı, fakat bir ömrün huzurla başladığı düğün mü?
Peygamber Efendimizin bize bıraktığı ölçü son derece açık:
“En bereketli nikâh, külfeti en az olanıdır.”
Bu öğüt, yalnızca “Az para harcayın.” demek değildir.
“Hayatınızı başkalarının bakışına göre kurmayın.” demektir.
“Evliliği zorlaştırmayın.” demektir.
“Bir gecelik gösteriş uğruna yıllarınızı ipotek altına almayın.” demektir. Bu rivayet, Diyanet kaynaklarında Ahmed b. Hanbel’e atıfla aktarılmaktadır.
Ne yazık ki bugün bazı düğünler, iki insanın mutluluğundan çok toplumun beklentileri için yapılıyor.
“Eksik görmesinler.”
“Bizi küçümsemesinler.”
“Falancanın düğününden geri kalmayalım.”
Peki o “el âlem”, borç ödeme günü kapımızı çalacak mı?
Kredi taksiti geldiğinde yardım edecek mi?
Evde huzursuzluk başladığında araya girip sevgimizi kurtaracak mı?
Hayır.
El âlem düğünde yer, içer, oynar ve gider.
Hayat ise gelinle damada kalır.
Bu nedenle anne babalara da büyük sorumluluk düşüyor.
Gücümüzü aşan düğünler yapmayalım.
Gençleri yarışa sürüklemeyelim.
Kızımızın değerini takılan altınla, oğlumuzun itibarını tuttuğu salonla ölçmeyelim.
Çünkü kızın değeri ziynetiyle değil, şahsiyetiyle; damadın büyüklüğü yaptığı masrafla değil, taşıdığı sorumlulukla anlaşılır.
Bir düğün gecesinde herkes sizi alkışlayabilir.
Fakat ömür boyu aynı evin içinde birbirinize huzur verebiliyor musunuz?
Asıl başarı budur.
Unutmayalım:
Düğün, insanlara gösterilen bir gecedir.
Evlilik ise Allah’a, vicdana ve birbirimize karşı taşınan bir ömürlük emanettir.
Bir gecelik alkış uğruna bir ömrün huzurunu harcamayın.
Çünkü iyi bir düğünün fotoğrafları kalır.
İyi bir evliliğin ise duası, hatırası ve yetiştirdiği güzel insanlar…