Bir ev düşünün…
Akşam sofrası kurulmuş.
Çay demlenmiş.
Bir anne, kapının açılmasını bekliyor.
Bir baba, “Birazdan gelir.” diyor.
Fakat o kapı bir daha açılmıyor.
Çünkü evin genci gitmiş…
Hem de dönülmez bir yere.
Son dönemde özellikle Şırnak’ın İdil ilçesinde art arda yaşanan intihar olayları ile Mardin, Batman, Diyarbakır ve ülkemizin farklı kentlerinden gelen benzer acı haberler hepimize aynı yakıcı soruyu sorduruyor:
Gençlerimize ne oluyor?
Bu, sıradan bir gazete sorusu değildir.
Bu soru, geleceğimizdir.
Bu soru, milletimizin vicdanıdır.
Her insan bir dünyadır.
Bir insanın hayatını kaybetmesi, yalnızca nüfus kayıtlarından bir kişinin eksilmesi değildir.
Bir annenin duası eksilir.
Bir babanın ümidi eksilir.
Bir kardeşin dayanağı eksilir.
Bir ülkenin geleceğinden bir parça kopar.
Geçenlerde zihnimde şöyle bir ev canlandı:
Mahallenin en neşeli evlerinden biri…
Akşamları çay demlenen, çocuk seslerinin sokağa taştığı bir ev…
Annesi her sabah aynı sandalyeye kahvaltı tabağını bırakıyor.
Babası işe gitmeden önce oğlunun omzuna dokunuyor:
“Kendine dikkat et.”
Sonra bir gün…
O sandalye boş kalıyor.
İlk gün kimse tabağı kaldırmaya kıyamıyor.
İkinci gün anne yine aynı yere ekmek koyuyor.
Üçüncü gün baba sandalyeyi masadan çekmek istiyor.
Anne izin vermiyor.
“Belki gelir.” diyor.
Aylar geçiyor.
O sandalye hâlâ evin en sessiz yerinde duruyor.
Artık o evde çay eskisi kadar demlenmiyor.
Televizyon eskisi kadar açılmıyor.
Kardeşler eskisi kadar gülmüyor.
Çünkü bir insan gitmiyor yalnızca.
Bir annenin ömrüne dinmeyen bir bekleyiş bırakıyor.
Bir babanın omuzlarını çökertiyor.
Bir kardeşin çocukluğunu elinden alıyor.
Bir mahallenin neşesini susturuyor.
İşte bu nedenle intihar, yalnızca bireysel bir ölüm değildir.
Toplumsal bir yaradır.
Bir insanın ardından onlarca yürek, yıllarca eksik yaşamaya mahkûm olur.
Belki o gence bir gün biri samimiyetle “Nasılsın?” diye sorsaydı…
Belki yargılamadan dinleseydi…
Belki “Senin ne derdin olabilir?” demeseydi…
Belki elinden tutsaydı…
Bugün o sandalye boş olmayacaktı.
Elbette hiçbir intiharı tek bir sebebe bağlayamayız.
Depresyon olabilir.
Travma olabilir.
Aile içi sorunlar olabilir.
İşsizlik, geçim sıkıntısı ve borç olabilir.
Bahis, kumar ve madde bağımlılığı olabilir.
Başarısızlık korkusu olabilir.
Gelecek kaygısı olabilir.
Sosyal medyada herkes mutlu görünürken, kişinin kendisini değersiz hissetmesi olabilir.
Bazen insan kalabalıkların ortasında yapayalnız kalabilir.
Bazen konuşur, duyulmaz.
Bazen susar, anlaşılmaz.
İdil’de ve ülkemizin dört bir yanında son dönemde peş peşe gelen intihar haberleri, meselenin ertelenemeyecek kadar ciddi olduğunu göstermektedir.
Aynı ilçe ve yakın çevrede, Anadolu’da benzer olayların art arda yaşanması, “münferit vaka” denilerek geçiştirilemez.
Bu acılar; psikiyatri, psikoloji, sosyoloji, eğitim, ekonomi, aile yapısı ve maneviyat yönünden bilimsel olarak incelenmelidir.
Hangi yaş grupları daha fazla risk altındadır?
Gençlerin aile, okul ve iş hayatındaki sorunları nelerdir?
İşsizlik, borç, bağımlılık ve yalnızlık ne ölçüde etkilidir?
Ruh sağlığı hizmetlerine ulaşmakta güçlük yaşanmakta mıdır?
Bu soruların cevapları bulunmadan kalıcı çözüm üretilemez.
Teşhis konulmadan tedavi yapılamaz.
Bir başka hassas mesele de insanın manevi dünyasıdır.
Ruhsal hastalık yaşayan veya ağır bir travmadan geçen bir insanı inancı üzerinden yargılamak, onun acısını daha da derinleştirebilir.
Ancak insan yalnızca bedenden ibaret değildir.
Aklı vardır.
Kalbi vardır.
Ruhu vardır.
Hayatın yükü ağırlaştığında insanı ayakta tutan yalnızca maddi imkânlar değildir.
İnanç…
Umut…
Aidiyet…
Sevgi…
Kanaat…
Merhamet…
Sabır…
Tevekkül…
Ve hayatın bir anlam taşıdığına dair güçlü bir duygu…
Bunların her biri insanı hayata bağlayan önemli dayanaklardır.
Maneviyat; insanı suçlamak için değil, onu hayata bağlamak için kullanılmalıdır.
Gençlere yalnızca diploma vermek yetmez.
Meslek kazandırmak da yetmez.
Onlara umut etmeyi, mücadele etmeyi, paylaşmayı ve hiçbir karanlığın sonsuza kadar sürmeyeceğini de anlatmalı. Kanaati bir ders olarak vermeliyiz.
Fakat yalnızca anlatmak yetmez.
Dinlemeliyiz.
Yargılamadan…
Küçümsemeden…
Nasihat vermek için acele etmeden…
Şırnak, Mardin, Batman ve Diyarbakır başta olmak üzere bölgede valilikler, üniversiteler, sağlık kurumları, millî eğitim müdürlükleri, aile ve sosyal hizmet birimleri ile sivil toplum kuruluşları ortak bir Gençliği ve Hayatı Koruma Seferberliği başlatmalıdır.
Okullardaki psikolojik danışmanlık hizmetleri güçlendirilmelidir.
Risk altındaki gençlerin psikiyatri ve psikoloji hizmetlerine erişimi kolaylaştırılmalıdır.
Aileler, Öğretmenler, aile hekimleri, imamlar, muhtarlar, yurt görevlileri ve antrenörler; içine kapanma, vedalaşma, umutsuzluk, ölümden söz etme ve ani davranış değişikliklerini fark edebilecek şekilde eğitilmelidir.
Gençlerin gece gündüz ulaşabileceği, güven içinde konuşabileceği ve yargılanmadan yardım isteyebileceği kriz merkezleri kurulmalıdır.
Bahis, kumar, tefecilik ve madde bağımlılığı yalnızca güvenlik meselesi olarak görülmemelidir.
Bunlar aynı zamanda gençlerin ruhunu, geleceğini ve aile hayatını tehdit eden toplumsal felaketlerdir.
Toplum olmak, yalnızca aynı şehirde yaşamak değildir.
Birbirimizin yükünü fark etmektir.
Düşmek üzere olana el uzatmaktır.
Ağlayanın gözyaşını görmektir.
Sessiz kalan kişinin sessizliğini duymaktır.
Bazen bir telefon…
Bazen samimi bir “Nasılsın?” sorusu…
Bazen uzanan bir el…
Bazen de “Sen değerlisin, yalnız değilsin.” cümlesi bir insanı hayata döndürebilir.
Unutmayalım:
Bir genç ölüyorsa, yalnızca bir evin ışığı sönmez.
Bir şehrin vicdanı kararır.
Bir milletin geleceğinden bir umut eksilir.
Artık ölüm haberlerini saymakla yetinmeyelim.
Gençleri yargılayan değil, anlayan olalım.
Acıyı seyreden değil, paylaşan olalım.
İntiharları konuşan değil, önleyen bir toplum olalım.
Çünkü her insan bir dünyadır.
Ve kurtarılan her insan, yeniden kurtarılan bir dünyadır.