Koşuyoruz... Peki Ruhumuz Nerede?

Halil El

Koşuyoruz...
Sabah koşuyoruz.
İşe koşuyoruz.
Paraya koşuyoruz.
Makamın peşinden, evin peşinden, arabanın peşinden, daha yeni telefonun peşinden koşuyoruz.
Bir yere yetişiyoruz.
Sonra başka bir yere.
Ama insanın kendisine sormadığı bir soru var:
Ben yetiştim de ruhum yetişebildi mi?
Kadim bir anlatı vardır.
Uzun bir yolculuk yapan bir grup, günlerce büyük bir hızla ilerler. Bir sabah yola çıkmazlar. Oturup beklerler.
Yolcular şaşırır:
- Neden yürümüyoruz?
Cevap ibretliktir:
- Çok hızlı geldik. Ruhlarımız geride kaldı. Onların bize yetişmesini bekliyoruz.
Hikâyenin kime ait olduğu kesin değildir.
Ama galiba çağımıza bundan daha güzel ayna tutan bir hikâye de yoktur.
Çünkü bugün bedenimiz 2026'da...
Ruhumuz nerede, bilmiyoruz.

İnsanoğlu tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar imkâna sahip olmadı.
Bir tuşa basıyoruz, dünyanın öbür ucunu görüyoruz.
Bir saniyede haberleşiyoruz.
Evimiz sıcak.
Arabamız hızlı.
Telefonumuz akıllı.
Saatimiz nabzımızı ölçüyor.
Ama insanın içindeki boşluğu hangi cihaz ölçüyor?
Dünya Sağlık Örgütü artık yalnızlığı ve sosyal kopuşu ciddi bir sağlık meselesi olarak ele alıyor. Araştırmalar, sosyal bağların ruh sağlığının korunmasında önemli rol oynadığını gösteriyor.
Tuhaf değil mi?
İletişim araçlarımız çoğaldı, iletişimimiz azaldı.
Binlerce takipçimiz var...
Derdimizi anlatacağımız iki kişi yok.
Her gün yüzlerce insanın hayatına bakıyoruz...
Kendi hayatımızı yaşamaya vakit bulamıyoruz.
Başkalarının evini görüyoruz.
Tatilini görüyoruz.
Başarısını görüyoruz.
Sofrasını görüyoruz.
Arabası, kıyafeti, mutluluğu...
Sonra dönüp kendi hayatımıza bakıyoruz.
Ve farkında olmadan mukayese başlıyor.
Psikoloji araştırmaları da sosyal medyadaki bu 'yukarı doğru karşılaştırmaların', yani kişinin kendisini sürekli daha başarılı, daha güzel veya daha mutlu görünen insanlarla kıyaslamasının benlik saygısıyla ilişkili olabileceğini gösteriyor. ⁠
İşte çağımızın görünmez yorgunluğu burada başlıyor.
Beden çalışıyor, zihin yarışıyor, ruh yoruluyor.

Çocuklarımızın cebine para koyuyoruz.
Odalarına bilgisayar koyuyoruz.
Ellerine son model telefon koyuyoruz.
Peki yüreklerine ne koyuyoruz?
Bir baba çocuğuna her şeyi satın alabilir.
Ama zaman satın alamaz.
Bir anne çocuğuna en pahalı telefonu verebilir.
Ama telefon, annenin gözünün içine bakmasının yerini tutamaz.
Çünkü insan sadece ekmekle büyümüyor.
Sevgiyle...
Aidiyetle...
Muhabbetle...
Takdirle...
Bir sofranın etrafında oturmakla büyüyor.
Biz bedeni beslerken ruhu aç bırakırsak, günün birinde karşımıza çok şeye sahip fakat hiçbir şeyden tatmin olmayan insanlar çıkabilir.

Belki de çağımızın en büyük yanılgısı şu:
Daha çok şeye sahip olursak daha mutlu olacağımızı sandık.
Daha büyük ev...
Daha güçlü araba...
Daha yüksek makam...
Daha fazla para...
Daha çok takipçi...
Ama insanın huzuru 'daha fazla' kelimesinin içinde değil.
Bazen 'yeter' diyebilmenin içinde.
Bir dostun yanında.
Bir annenin duasında.
Bir çocuğun kahkahasında.
Bir kitabın iki sayfasında.
Sessizce yapılan bir yürüyüşte.
Vicdan rahatlığında.

Teknoloji düşmanımız değil.
Yapay zekâ da değil.
Telefon da değil.
Mesele, aracın efendi olup insanın köleleşmesidir.
Teknolojiyi kullanacağız.
Ama teknoloji bizi kullanmayacak.
Para kazanacağız.
Ama para uğruna kendimizi kaybetmeyeceğiz.
Çocuklarımızın cebini dolduracağız.
Ama önce yüreğini dolduracağız.
Evimizin metrekaresini büyütürken aile soframızı küçültmeyeceğiz.
Hızlanacağız...
Ama nereye gittiğimizi unutmayacağız.
Bazen telefonu masaya bırakacağız.
Bazen susacağız.
Bazen anne babamızı arayacağız.
Bazen çocuğumuzun gözünün içine bakacağız.
Bazen hiçbir yere yetişmeyeceğiz.
Çünkü insanın zaman zaman durmaya da ihtiyacı vardır.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Her yere yetiştik...
Peki kendimize yetişebildik mi?
Her yere, her şeye yetişmeye çalışırken...
Galiba kendimize geç kaldık.
Çünkü insanın en büyük fakirliği cebinin boş olması değildir.
Ruhunun boş kalmasıdır.
Ve korkarım çağımızın asıl meselesi hızımız değil...
Ruhumuzun geride kalmasıdır.

Halil EL
Şair, Yazar ve İş İnsanı