Son günlerde Türkiye’de yaşanan “mutlak butlan” tartışmaları, sadece ülkemizde değil, Avrupa’da ve özellikle İsveç basınında da büyük bir dikkatle izleniyor. Demokrasi kültürü güçlü olan ülkelerde, siyasetin bu kadar sertleşmesi ve hukukun yanı sıra siyasi ahlakın da sorgulanması, elbette ki dikkat çekiyor. Ne yazık ki sosyal medyada alay konusu olan bu görüntüler, Türkiye’nin uluslararası itibarı açısından pek de iyi bir izlenim bırakmıyor.
Aslında mesele sadece hukuki bir tartışma değil. Burada asıl sorun, siyasetin hangi zeminde yapıldığı. Çünkü siyaset, bir ülkeye hizmet etme makamıdır. Amacı, vatandaşın refahını artırmak, toplumsal huzuru sağlamak ve ekonomik sorunlara çözümler üretmektir. Demokratik ülkelerde siyasetçiler, bilgi, liyakat, nezaket ve hizmet anlayışıyla rekabet ederler. Başarılı olanlar devam eder, başarısız olanlar ise yeni kadrolara yer açar. Sistem böyle işler.
Ancak Türkiye’de siyaset, uzun zamandır bir hizmet yarışından çok koltuk savaşına dönüşmüş durumda. Makama gelen pek çok kişi, artık ülkeye ne katacağını düşünmek yerine, bulunduğu makamı nasıl koruyacağını düşünüyor. Siyasi rakipler, fikirlerle değil, kutuplaşma diliyle yıpratılmaya çalışılıyor. Birleştirici bir üslubun yerini öfke, kavga, hakaret ve gerilim aldı.
Daha da düşündürücü olan, toplumun bu kavgaların içine bilinçsizce çekilmesi… Bir siyasi partinin iç tartışması ya da partiler arasındaki çekişme, kısa sürede sokaklara taşınıyor. İnsanlar, haklı mı haksız mı olduğuna bakmadan, neredeyse bir futbol holiganı gibi taraf olmaya yönlendiriliyor. Sonuç ise hep aynı: yaralanmalar, gözaltılar, ekonomik kayıplar, bozulan toplumsal huzur ve derinleşen kutuplaşma…
Oysa vatandaşın görevi, siyasetçilerin kavgalarına koşmak değil. Öncelikle kendi ailesine, işine, çocuklarına ve geleceğine karşı sorumluluğu var. Siyasetçinin çağrısıyla sokağa çıkıp öfkenin bir parçası olmak, çoğu zaman vatandaşa hiçbir fayda sağlamaz. Kriz çözüldüğünde, siyasetçiler yollarına devam eder; bedeli ise sıradan insanlara çıkar.
Demokrasilerde vatandaşın asli görevi, seçim zamanı sandığa gitmek, projeleri incelemek ve ülkeye en iyi hizmet edeceğine inandığı kadroya oy vermektir. Sonrasında da verilen sözlerin takipçisi olmaktır. Eğer memnun değilse, bir sonraki seçimde demokratik hakkını kullanarak değişimi sağlamalıdır.
Çünkü milletvekili dediğimiz kişiler, adından da anlaşılacağı gibi, milletin vekilidir. Yani halka hizmet etmek için geçici olarak yetki verilen insanlardır. Vatandaş onların emir eri değildir; tam tersine, siyasetçi halka hizmet etmek zorundadır.
Bu noktada İsveç ile Türkiye arasındaki siyaset anlayışı farkı oldukça dikkat çekiyor. İsveç’te insanlar siyasetten uzak değil; aksine bilinçli bir şekilde ilgileniyorlar. Ancak siyasetçilerin kişisel kavgalarını hayatlarının merkezine koymuyorlar. Bir vatandaş, seçim zamanı partilerin projelerini inceler, ekonomiye, eğitime, sağlığa ve sosyal politikalara bakar; ardından oyunu verir ve günlük hayatına devam eder.
Hiçbir İsveçli, bir siyasetçinin çağrısıyla işini gücünü bırakıp sokaklarda körü körüne taraf olmaz. İnsanlar, birbirlerinin hangi partiye oy verdiğini çoğu zaman bilmez bile. İş yerlerinde, sosyal ortamlarda ya da kafelerde sürekli siyaset tartışmaları yapılmaz. Çünkü toplumda hâkim olan anlayış şudur: “Herkes işini yapsın.”
Belki de bu yüzden ülkede toplumsal huzur daha güçlüdür. Siyasetçiler de halktan kopuk bir görüntü çizmez. Bizdeki gibi ulaşılmaz, koruma ordularıyla gezen, eleştiriyi kişisel saldırı gören bir siyaset kültürü yerine; daha sade ve mütevazı bir yaklaşım hâkimdir. Bir bakanı ya da milletvekilini sokakta, markette, kafede görmek sıradan bir durumdur. Toplu taşıma kullanan, halkın arasında dolaşan siyasetçiler vardır. Vatandaş, rahatlıkla soru sorabilir, eleştiri yapabilir.
Çünkü gelişmiş demokrasilerde siyasetçi, imtiyaz sahibi bir figür değil, halka hizmet eden geçici bir görevli olarak görülür. Türkiye’nin bugün en büyük ihtiyacı da tam olarak budur: Siyaseti kutsallaştırmadan, siyasetçiyi putlaştırmadan, demokratik bilinci güçlendirmek…
Bir siyasi görüşe sahip olmak elbette herkesin hakkıdır. Ancak farklı düşünceleri düşmanlık sebebi haline getirmek, toplumun en büyük yarasıdır. İnsanların birbirini siyasi kimliği üzerinden yargıladığı bir ortamda huzur da birlik de kalmaz.
Bu nedenle artık birey olarak şunu öğrenmek zorundayız: Her tartışmaya dahil olmak zorunda değiliz. Her çağrıya koşmak zorunda değiliz. Her siyasi kavgayı sahiplenmek zorunda değiliz. Bazen en büyük demokrasi, sağduyulu kalabilmektir.
Eğer toplum olarak birbirimizin fikrine saygı göstermeyi başarabilirsek… Siyaseti kavga değil, hizmet alanı olarak görebilirsek… Siyasetçileri sorgulamayı, denetlemeyi ve gerektiğinde değiştirmeyi öğrenebilirsek… İşte o zaman hem ekonomi düzelir, hem siyaset normalleşir, hem de toplum huzura kavuşur. Çünkü gerçek demokrasi; sokaklarda öfkeyle bağırmak değil, bilinçle düşünmek ve sorumlulukla hareket etmektir.