Yerel seçimler yaklaştığında, memleketimizde adeta küçük çaplı bir savaş başlar. Pankartlar caddeleri istila eder, aday adayları partilerin kapısında yatıp kalkar ve 'adaylık ücreti' adı altında servetler dökülür. Neden mi? Çünkü Türkiye’de belediye başkanı seçilmek, sadece bir şehre hizmet etmek demek değildir; o şehrin imarını, rantını, bütçesini, ihalelerini ve işe alınacak personelin listesini tek başına belirleyeceğiniz, yasama-yürütme-yargıyı kendinizde topladığınız küçük bir krallık kurmak demektir.
Kuzeye Yolculuk: İsveç'in Şeffaf Yönetimi
Şimdi yönümüzü kuzeye, dünyanın en şeffaf ülkelerinden biri olan İsveç’e çevirelim ve aynayı kendimize tutalım. Hazırsanız, ezber bozan bir kıyaslama yolculuğuna çıkıyoruz.
Tek Adam Gücü vs. Kolektif Akıl
Türkiye’de belediye başkanı, meclisi de bütçeyi de parmağında oynatır. İki dudak arasından çıkan bir laf, koca bir mahallenin imarını değiştirmeye yeter.
İsveç’te ise durum tam bir şok dalgası: Orada bizim anladığımız anlamda icracı yetkilere sahip tek bir 'Belediye Başkanı' makamı yok! Halk doğrudan kişiyi değil, Belediye Meclisi'ni (Kommunfullmäktige) seçer. Fiili yürütmenin başındaki kişiye (Kommunalråd) törensel olarak başkan dense de, bu figür meclis adına hareket eden, yetkileri tırpanlanmış bir koordinatördür. Koalisyonlar kaçınılmazdır; kararlar ortak akılla alınır. En güzeli de muhalefet partileri sadece laf üretmez; komitelerde aktif görev alır ve denetimi tam zamanlı yapsınlar diye muhalefet temsilcilerine devlet eliyle maaş ödenir. Bizde muhalefet meclis üyesinin yüzüne bakılmayan sistemle ne kadar da zıt, değil mi?
İhale, Rant ve 'Milletin Parası'
Bizim belediyecilik lugatımızın en popüler kelimeleri maalesef bellidir: Rüşvet, yolsuzluk, adrese teslim ihaleler ve eş dost kayırma... Belediye başkanlarının bütçeyi 'kendi parası gibi' harcaması, lüks makam araçları ve şatafatlı odalar bizde sıradan bir vaka-i adiyedendir.
İsveç’te bir yerel siyasetçinin kafasına göre birine ihale vermesi ya da bütçeden keyfi harcama yapması siyasi intihardır. Kamusal İhale Kanunu (LOU) o kadar katıdır ki, her şey açık artırmayla ve herkesin gözü önünde yapılır. Dahası, Kamuya Açıklık İlkesi (Offentlighetsprincipen) sayesinde, bir vatandaş veya gazeteci, belediye başkanının kahve içtiği faturayı bile anında sistemden görebilir.
Ağır bedeller: İsveç'te kamu parasını çarçur etmenin cezası sadece 'siyasi itibar kaybı' değildir. Ceza Kanunu’ndaki Trolöshet mot huvudman (Emanete hıyanet/Görevi kötüye kullanma) suçuyla hakim karşısına çıkar ve kendinizi 6 yıla kadar hapis cezasıyla parmaklıklar arkasında bulursunuz. Bizde ise usulsüzlük yapanın 'görevden affı' istenir, olay kapanır.
'Bizim Çocuklar' vs. Liyakat ve İş Güvencesi
Türkiye'de yerel seçimlerin ertesi günü belediyelerde büyük bir kıyım başlar. Önceki dönemin işçileri, memurları kapı dışarı edilir; yerlerine yeni başkanın yandaşları, akrabaları, parti gençlik kolları doldurulur. Belediyeler hizmet kapısı değil, adeta birer 'istihdam bürosu' ve 'torpil yuvası' haline gelir.
Peki İsveç’te seçim bitince ne olur? Sıkı durun: Hiçbir şey! İsveç İş Kanunu (LAS) ve kamu görevlilerinin tarafsızlığı ilkesi uyarınca, yeni gelen yönetim tek bir temizlik işçisinin, bir öğretmenin veya kreş görevlisinin işine siyasi sebeple son veremez. İşe alımlarda partiye sadakat değil; eğitim, liyakat ve mesleki yeterlilik esastır. Siyasi değişim sadece en tepedeki birkaç idari direktörü bağlar, geri kalan binlerce personel şehre hizmet etmeye güvenle devam eder.
Sonuç: Hangi Belediyecilik?
Bir tarafta; bütçeyi harcarken hesap vermeyen, kadroları yandaşla dolduran, imar rantıyla şehirleri beton yığınına çeviren ve yolsuzluk iddialarının havada uçuştuğu bir 'güç' fetişi...
Diğer tarafta; her kuruşun hesabını halka veren, yetkiyi meclisle paylaşan, torpili ve rüşveti sistemin dışına itmiş, çalışanın hakkını yasayla koruyan bir 'hizmet' mekanizması...
İsveç’in parası bizim paramızdan daha değerli olabilir, ancak asıl değer farkı paradan değil; ahlaktan, şeffaflıktan ve hukuka duyulan saygıdan geliyor. Biz yerel yönetimleri birer 'ganimet kapısı' olarak görmekten vazgeçmediğimiz sürece, İsveç’teki o huzurlu ve adil şehir yaşamı bizim için sadece bir 'köşe yazısı' konusu olarak kalmaya mahkum olacaktır.
Karar bizim; Krallıklar mı istiyoruz, yoksa gerçek bir yerel demokrasi mi?