Türkülerle Beslenen Bir Işık: Köy Enstitüleri

Dr. Mustafa Torun

“Tek ağaç ne kadar kıymetli olursa olsun ormanın vazi­fesini göremez.” Hasan Ali Yücel
Türküler eşliğinde anılan Köy Enstitüleri, yalnızca bir geçmiş hatırası değil; bugün de eğitim tartışmalarının merkezinde duran güçlü bir aydınlanma modeli olarak yeniden gündeme geldi.
Bazen bir türkü, bir tarih kitabından daha fazlasını anlatır. Bazen bir sahnede yükselen ezgiler, bir ülkenin hafızasını yeniden kurar. İzmir Karşıyaka’da düzenlediğimiz o gece tam olarak buydu: Bir anma değil, bir hatırlayış. Bir nostalji değil, bir iddia. Köy Enstitüleri’nin kuruluşunun üzerinden on yıllar geçti. Ama görünen o ki, o “ışık” hâlâ sönmüş değil. ÇEKED ve AŞKEFZA adına gerçekleştirdiğimiz etkinlikte, bu ülkenin en cesur eğitim deneylerinden biri türkülerle yeniden hayat buldu. Bugün eğitim tartışmalarının sıkıştığı noktaya bakınca, insan ister istemez şu soruyu soruyor: Biz neyi kaybettik?
1940’ta, 3803 sayılı yasayla kurulan Köy Enstitüleri yalnızca birer okul değildi. Onlar bir zihniyet devrimiydi. Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç öncülüğünde hayata geçirilen bu model, köylüyü yalnızca eğitmekle kalmıyor; üretimin, sanatın ve bilimin öznesi haline getiriyordu. Bugün “eğitim reformu” diye tartıştığımız pek çok başlık, o günün pratiğinde zaten vardı: Karma eğitim, üretim temelli öğrenme, sanatla iç içe müfredat. Karşıyaka’daki gecede bu gerçek bir kez daha yüzümüze çarptı. Çünkü sahnede anlatılan sadece enstitülerin tarihçesi değildi; aynı zamanda bir kayıp, belki de yarım bırakılmış bir hikâyenin izleriydi. Türküler boşuna seçilmedi. Çünkü Köy Enstitüleri, Anadolu’nun ruhunu eğitimle buluşturmuştu. Hasanoğlan’dan Arifiye’ye, Akçadağ’dan Düziçi’ne uzanan o büyük hikâye; yalnızca dersliklerde değil, tarlada, atölyede, sahnede yazılmıştı. Ve sonra… O hikâye kesildi.
1954’te kapatılan enstitüler, yalnızca bir eğitim modelinin sonu değil; aynı zamanda bir aydınlanma iddiasının geri çekilişiydi. Ama her güçlü fikir gibi, o da tamamen yok olmadı. İşte bu yüzden bu tür etkinlikler önemli. Çünkü mesele geçmişi romantize etmek değil; mesele, bugüne dair bir söz kurabilmek. Sevgili dostlar: “O ışık sönmedi, sönmeyecek.” Bu bir temenni mi, yoksa bir tespit mi? Belki ikisi de. Ama şu kesin: Eğer bir fikir, aradan geçen bunca zamana rağmen hâlâ türkülerle, alkışlarla, gençlerin gözlerindeki umutla anılıyorsa… O fikir bitmemiştir. Bugün Türkiye’nin eğitim sistemine dair sorunlar konuşulurken, Köy Enstitüleri hâlâ referans veriliyorsa, bu bir tesadüf değil. Bu, çözümün geçmişte kalmadığını; yalnızca hatırlanmayı beklediğini gösterir. Karşıyaka’daki o gece bize şunu hatırlattı: Bazı ışıklar gerçekten sönmez. Yeter ki bakacak göz, anlayacak zihin ve sahip çıkacak irade olsun. Sözlerimi etkinliğimizin sonunda halaylar ile söylediğimiz güzel bir “Van Erciş” türküsü (MENŞURE HANIM) ile bitireyim. Türkü emekçileri “Mehmet Bülbül e Hüsamettin Subaşı” ustalarımıza sonsuz teşekkürler.
“Elinde Oya
Gidiyor Toya
Dudağı Boya 
Menşure Hanım”
Sevgiler…