Duygular: Tehdit değil, düzenleyici sinyaller


  • Oluşturulma Tarihi : 04.02.2026 09:10
  • Güncelleme Tarihi : 04.02.2026 09:10

Günümüz kültürel iklimi, belirli duyguları “olumsuz” olarak etiketleyip bastırmayı teşvik edebilmektedir. Üzüntü, korku, öfke ve kaygı çoğu zaman zayıflık göstergesi gibi algılanırken; bireyden sürekli pozitif, kontrollü ve iyi hissetmesi beklenir. Oysa duygular, organizmanın çevresel uyaranlara verdiği evrimsel temelli, işlevsel yanıtlar bütünüdür. Her bir duygu, uyuma hizmet eden özgül bir bilgi taşır. Duygular ortaya çıktığında onları hemen saklamamız ve kontrol etmemiz gerekiyormuş gibi hissederiz çünkü öğrendiğimiz şey budur. Fakat onları doğru yorumladığımızda bize ne kadar yardımcı olduklarını görürüz. Birçok duygu bize kendimizden ve çevrede olup bitenlerden haber verir. Bu noktada duygularımızı bastırmak yerine anlatmamız gerekmektedir.

Korku, potansiyel tehditleri algılamamızı sağlayarak savunma ve hazırlık sistemlerini aktive eder. Öfke, sınır ihlallerine karşı ortaya çıkar ve bireyi kendini korumaya ya da gerekli değişimi başlatmaya yönlendirir. Üzüntü, kayıp sonrası içsel yeniden yapılanma ve bağların anlamlandırılması sürecini destekler. Kaygı ise belirsizlik karşısında dikkati artırır, risk değerlendirmesi ve planlama davranışlarını tetikler.

Dolayısıyla problem çoğu zaman duygunun kendisinde değil, bireyin duyguyla kurduğu ilişkidedir. Duyguların bastırılması fizyolojik ve psikolojik yükü artırabilir; duygularla aşırı özdeşleşme ise davranışsal esnekliği azaltabilir. Farkındalık temelli yaklaşımlar, bu iki uç arasında üçüncü bir düzenleme alanı sunar: Duyguyu fark etmek, adlandırmak ve onunla temas halinde kalmak; ancak otomatik olarak davranışa dönüştürmemek.

Örneğin öfke deneyimlendiğinde, eşlik eden somatik belirtiler gözlemlenebilir: çene kaslarında gerilim, yumrukların sıkılması, kalp atım hızında artış. Bu bedensel aktivasyon, sempatik sinir sisteminin devreye girdiğini gösterir. Bu aşamada amaç, duyumu merak ve açıklıkla izlemek; ancak duygu tarafından yönetilmeden yanıt seçebilme kapasitesini korumaktır.

Duygu bir deneyimdir; kimlik değildir. Birey öfkeyi yaşayabilir, ancak öfkenin kendisi değildir. Psikolojik esneklik, tam da bu ayrımı kurabilme becerisiyle ilişkilidir.

Duygularla Çalışmak: Bilişsel Davranışçı Terapi Perspektifi ile nasıl olur?

Bilişsel Davranışçı Terapi’ye göre duygular, tek başına ortaya çıkan ve kontrol edilmesi gereken irrasyonel tepkiler değildir; aksine düşünceler, inanç sistemleri ve davranış örüntüleriyle etkileşim içinde şekillenen anlamlı psikolojik süreçlerdir. BDT’nin temel varsayımı, olayların kendisinden çok, o olaylara yüklenen anlamın duygusal tepkiyi belirlediğidir.

Bu çerçevede terapi sürecinde ilk adım, tetikleyici durumun, otomatik düşüncenin, ortaya çıkan duygunun ve eşlik eden davranışın ayrıştırılmasıdır. Örneğin bir danışan, bir eleştiri karşısında yoğun öfke yaşayabilir. Bu öfkenin altında “Değersizim”, “Yetersizim” ya da “Saygısızlığa uğradım” gibi otomatik düşünceler yer alabilir. Terapötik müdahale, bu düşüncelerin doğruluğunu sorgulamayı, bilişsel çarpıtmaları fark etmeyi ve daha dengeli alternatif düşünceler geliştirmeyi içerir.

BDT’de duygular bastırılmaz; işlevleri anlaşılır. Ancak duygu yoğunluğunu artıran bilişsel çarpıtmalar (zihin okuma, felaketleştirme, aşırı genelleme gibi) çalışılır. Amaç, duygu regülasyonunu artırmak ve davranışsal esnekliği güçlendirmektir.

Davranışsal düzeyde ise kaçınma örüntüleri ele alınır. Örneğin kaygı yaşayan birey belirsizlik içeren durumlardan kaçındıkça kısa vadede rahatlama yaşar; ancak uzun vadede kaygı döngüsü pekişir. Bu noktada dereceli maruz bırakma, davranış deneyleri ve problem çözme teknikleri devreye girer. Danışan, korkulan durumla kontrollü ve yapılandırılmış biçimde temas ederek yeni öğrenmeler geliştirir.

Öfke çalışılırken ise bilişsel yeniden yapılandırma, tetikleyicilerin analizi ve dürtüsel tepki ile bilinçli yanıt arasındaki farkın güçlendirilmesi hedeflenir. Danışan, “Öfkeliyim, o halde bağırmalıyım” otomatikliğinden uzaklaşarak, “Öfkeliyim ve nasıl yanıt vereceğimi seçebilirim” noktasına taşınır.

BDT’nin önemli hedeflerinden biri de duygu–düşünce–davranış döngüsünü görünür kılmaktır. Bu görünürlük, danışana kontrol illüzyonu değil; düzenleme kapasitesi kazandırır. Duyguların varlığı kabul edilir, ancak onları sürdüren ya da şiddetlendiren bilişsel süreçler dönüştürülür.

Sonuç olarak BDT, duygularla savaşmayı değil; onları anlamayı, düzenlemeyi ve işlevsel davranışlara yönlendirmeyi amaçlar. Duygu bir sinyaldir. Terapötik çalışma, bu sinyalin taşıdığı mesajı çözümleyip, bireyin değerleriyle uyumlu eylem seçebilme becerisini güçlendirmeye dayanır.

Duygular: Tehdit değil, düzenleyici sinyaller
Ege Ece Birsel
Yazarımız Kim ?

Ege Ece Birsel