Tek Bir Aynadan Bakamayacak Kadar Deriniz

Metin Olataş

İnsan, üzerine binlerce yıldır ciltler dolusu kitap yazılmış, yine de her defasında 'eksik kalmış' o muazzam ve gizemli denklem... Kimimiz onu sadece biyolojik bir makine, kimimiz toplumsal ilişkilerin bir ürünü, kimimiz ise bilinçaltının karanlık labirentlerinde kaybolmuş bir gezgin olarak gördü. Bilimin ve felsefenin tarihi, insanı kendi meşrebince tanımlayan haklı ama tek taraflı akımlarla doludur. Ancak bugün geldiğimiz noktada, insan ruhunun ve davranışının tek bir kuramın dar pencerelerine sığdırılamayacak kadar derin, karmaşık ve bir o kadar da biricik olduğunu çok daha iyi anlıyoruz. İşte bu yüzden, insana dair yapılan psikolojik ve sosyolojik çalışmalarda 'eklektik ve bütüncül' bir yaklaşım sergilemek, sadece akademik bir tercih değil, insani bir zorunluluktur.

Eklektik bütüncül çalışma, en basit tanımıyla, insanı anlamaya çalışırken tek bir doğruya saplanıp kalmamak, farklı ekollerin ve disiplinlerin en işlevsel yönlerini bir arada harmanlamaktır. Düşünün ki karşınızda acı çeken, ruhu daralmış bir insan var. Bu insana sadece çocukluk travmalarını kurcalayan psikanalitik bir gözlükle bakarsanız, onun şu anki düşünce kalıplarını gözden kaçırabilirsiniz. Sadece bilişsel davranışçı yaklaşımla bugünkü davranışlarını değiştirmeye odaklanırsanız, bu kez de ruhunun derinliklerindeki o varoluşsal sancıyı veya içinde yaşadığı toplumun onun üzerine yıktığı sosyo-ekonomik baskıyı ıskalarsınız. İnsan; geçmişiyle, bugünüyle, biyolojisiyle, kültürüyle, inançlarıyla ve bağlarıyla bir bütündür. Bir parçayı iyileştirmek için diğer tüm parçaları yok saymak, bir resmi sadece tek bir rengini görerek yorumlamaya benzer.

İnsancıl bir perspektifle baktığımızda, bütüncül yaklaşım her şeyden önce insana 'saygı' duymaktır. Onu bir laboratuvar nesnesi gibi kalıplara ayırmak yerine, tüm kusurları, çelişkileri ve eşsizliğiyle bir bütün olarak kabul etmektir. Bir uzman, eklektik bir zihin yapısına sahip olduğunda, danışanını ya da incelediği toplumsal olguyu bir teorinin içine sığdırmaya çalışmaz; aksine, teorileri o insanın ihtiyacına göre esnetir, adeta kişiye özel bir şifa haritası çıkarır. Çünkü her insanın yarası da yaradılışı da farklıdır. Kimine mantıklı analizler, kimine geçmişin bağışlanması, kimine ise sadece varoluşunu anlamlandıracak bir dost eli iyi gelir. Bütüncül bakış açısı, tüm bu şifa yollarını aynı masada buluşturabilme sanatıdır.

Sadece bireysel ruh sağlığında değil, toplumsal sorunları ele alırken de bu çok boyutluluğa muhtacız. Bugünün dünyasında bir göç dalgasını, bir şiddet eğilimini ya da kuşaklar arası kopukluğu sadece ekonomik veya sadece psikolojik nedenlerle açıklayamayız. Sosyolojinin makro bakışı ile psikolojinin mikro dokunuşunu, nörobilimin verileriyle felsefenin derinliğini evlendirmek zorundayız. Ancak o zaman insanı hırpalamadan, onu incitmeden gerçek çözümler üretebiliriz.

Sonuç olarak; insan tek bir enstrümanın değil, devasa bir orkestranın sesidir. Onu dinlerken sadece kemanın çığlığına ya da davulun ritmine odaklanırsak, o muhteşem senfoniyi kaçırırız. Eklektik bütüncül yaklaşım, o senfoninin her bir notasını duymaya, her bir esini anlamaya niyet etmektir. İnsanı kalıplardan kurtarıp hak ettiği o geniş, özgür ve şefkatli alana taşımak ancak bu bütüncül kucaklamayla mümkündür. Çünkü bizler parçalanarak açıklanacak nesneler değil, ancak bütünüyle sevildiğinde ve anlaşıldığında iyileşebilen canlılarız.