Kitap yazmak, çoğu zaman dışarıdan bakıldığında “yazar” olmanın en somut kanıtı gibi görülür. Hatta biraz daha ileri gidilirse, kitap yayımlayan herkesin edebiyat dünyasında bir yer edindiği düşünülür. Ama mesele bu kadar basit midir? Her kitap yazan gerçekten yazar mıdır, ya da her kalem tutan kişi şair sayılabilir mi? İşte bu sorunun cevabı, edebiyatın kendisi kadar derin ve tartışmalıdır.
Öncelikle şunu kabul etmek gerekir: Yazmak ile “yazar olmak” arasında ciddi bir fark vardır. Yazmak bir eylemdir; herkes yapabilir. Duygularını, düşüncelerini, anılarını ya da bilgisini kağıda döken herkes yazma eylemini gerçekleştirir. Ancak yazar olmak, bu eylemin ötesinde bir kimlik, bir bakış açısı ve çoğu zaman bir estetik kaygı gerektirir. Yazar, yalnızca anlatan değil; aynı zamanda seçen, eleyen, dönüştüren ve yeniden kurandır.
Bugün yayımlanan kitaplara baktığımızda, çok farklı niyetlerle kaleme alınmış metinler görürüz. Kimi bilgi aktarmak için yazılmıştır, kimi kişisel bir tatmin arayışıdır, kimi de sadece görünür olma isteğinin ürünüdür. Bunların hepsi “kitap”tır; ancak hepsi edebiyat mıdır? İşte asıl kırılma noktası burada başlar. Çünkü edebiyat, sadece yazılmış olmakla değil; dilin nasıl kullanıldığıyla, anlatının nasıl kurulduğuyla ve okurda ne tür bir etki bıraktığıyla ilgilidir.
Şairlik meselesi ise daha da hassastır. Şiir, belki de edebiyatın en yoğun, en damıtılmış hâlidir. Her mısra, her kelime bir yük taşır. Bu yüzden birkaç dize yazmakla şair olunmaz. Şair, dili sıradanlıktan kurtaran, ona yeni anlam katmanları açan kişidir. Şiir yazan çoktur; ama şiir kuran, şiirle yeni bir dünya inşa eden azdır.
Burada eleştirilmesi gereken nokta, insanların yazma cesareti değil; yazdıkları metinlere yükledikleri kimliktir. Yazmak elbette kıymetlidir. Herkes yazmalı, kendini ifade etmelidir. Ancak her yazılanın edebiyat sayılması, her yazanın yazar ya da şair ilan edilmesi, edebiyatın ölçütlerini bulanıklaştırır. Bu da zamanla nitelikle niceliğin yer değiştirmesine yol açar.
Bir başka mesele de okurun rolüdür. Çünkü bir metni “yazar işi” yapan şey yalnızca yazanın niyeti değil, okurun algısıdır. Okur, seçer, ayıklar ve zamanla kalıcı olanı belirler. Gerçek yazarlar ve şairler, çoğu zaman zamana direnenlerdir. Onların metinleri, dönemsel ilgilerin ötesine geçer ve her okunuşta yeniden anlam kazanır.
Sonuç olarak, her kitap yazan kişi yazmıştır; ama herkes yazar değildir. Her dize kuran şiirle uğraşmıştır; ama herkes şair değildir. Edebiyat, sadece üretmek değil, aynı zamanda bir derinlik, bir özgünlük ve bir kalıcılık meselesidir. Belki de bu yüzden, yazar ve şair olmak bir unvan değil; zamanın ve okurun verdiği sessiz bir karardır.