90’ların Arkadaşlığı

Vedat Araz

Bir zamanlar arkadaşlık, “çevrimiçi” olup olmamakla ölçülmezdi. Ne son görülme saati vardı ne de mavi tikin yarattığı gereksiz hesaplaşmalar… 90’larda arkadaşlık, kapının önüne çıkmakla başlar, hava kararana kadar süren bir ömürlük hatıraya dönüşürdü. O yıllarda zaman, bugünkü gibi hızla akıp giden bir şey değil; içinde yaşanan, sindirilen bir duyguydu.

Mahalle kültürü, arkadaşlığın en sağlam zeminiydi. Apartmanların arasında sıkışmış değil, sokakların özgürlüğünde büyürdük. Birinin adı yüksek sesle çağrıldığında, bu sadece bir davet değil; bir aidiyetin ilanıydı. Herkes birbirini tanırdı. Kimin neye üzüldüğü, neye sevindiği bilinirdi. Çünkü arkadaşlık, sadece birlikte gülmek değil; birlikte büyümekti.

Oyunlar bizim öğretmenimizdi. Misket oynarken hedef almayı, seksek çizerken dengeyi, saklambaçta sabrı öğrenirdik. Ama en çok da kaybetmeyi öğrenirdik. Ve kaybettiğimizde kimse teselli etmek için uzun cümleler kurmazdı; omzumuza atılan bir kol, “hadi bir daha” diyen bir bakış yeterdi. Çünkü o yıllarda duygular, kelimelerden daha güçlüydü.

Arkadaşlık aynı zamanda paylaşmaktı. Bir simidi bölüşmek, bir gazozu sırayla içmek, bir oyuncağı sırayla kullanmak… Sahip olunan şeylerin azlığı değil, paylaşılanların çokluğu belirlerdi zenginliği. Belki cebimizde harçlık yoktu ama kalbimiz doluydu. Bugün her şeyin fazlasına sahibiz ama o eksiksiz duyguların uzağındayız.

Evler de bu arkadaşlığın bir parçasıydı. Kapılar çoğu zaman kilitli olmazdı. Anneler, “bizim çocuklar nerede?” diye sormazdı; çünkü cevabı belliydi. Ya karşı komşuda ya da sokakta… Akşam sofralarında bir tabak fazla konurdu; belki biri gelir diye. O gelen sadece bir misafir değil, evin bir parçası olurdu.

90’ların arkadaşlığı biraz da emekti. Birine ulaşmak için yürümek gerekirdi. Birlikte olmak için plan değil, niyet yeterdi. Yağmur yağdığında sığınacak bir apartman boşluğu, güneş açtığında koşulacak bir sokak mutlaka bulunurdu. Mevsimler bile arkadaşlığın ritmini belirlerdi.

Küslükler de vardı elbette. Ama o küslükler bugünkü gibi duvarlar örmezdi. En fazla bir gün sürerdi kırgınlıklar. Ertesi gün biri topu alıp diğerinin kapısına dayanır, “gel oynayalım” derdi. O davet, aslında bir özürdü. Ve kabul edilirdi. Çünkü o zamanlar gurur değil, dostluk kazanırdı.

Belki de en önemlisi, o yıllarda kimse “daha iyi arkadaşlar” aramazdı. Elindekinin kıymetini bilirdi. Karşılaştırma yoktu, kıyas yoktu. Herkes olduğu gibiydi ve bu yeterliydi. Samimiyetin ölçüsü, ne kadar “gerçek” olduğundu.

Bugün ise her şey daha kolay ama daha yüzeysel. Bir mesajla ulaşıyoruz ama bir bakış kadar derin olamıyoruz. Sosyal medya, arkadaşlığı görünür kıldı belki ama içini boşalttı. Kalabalıklar içindeyiz ama yalnızız. Oysa biz, bir kaldırım kenarında oturup saatlerce hiçbir şey konuşmadan da anlaşabilirdik.

Şimdi geriye dönüp baktığımızda, 90’ların arkadaşlığı bir nostaljiden ibaret değil; bir eksikliğin adı gibi geliyor. Çünkü o yıllarda kurulan bağlar, zamana karşı dirençliydi. Bugün hâlâ görüştüğümüz, hâlâ gülebildiğimiz insanlar varsa hayatımızda, çoğu o yıllardan kalma.

Demek ki mesele sadece çocukluk değilmiş…

Mesele, o çocuklukta kurulan sahici bağlarmış.

Ve insan, en çok da o sahiciliği özlüyor.