Eskiden mahallelerde hayat sindirilerek yaşanırdı

İzmir ve Tire tarihi üzerine yazdığı kitaplarıyla tanınan araştırmacı yazar Abbas Levent Ertekin ile çocukluğundan günümüze değin gelen hayatı ve yazıları hakkında hoş bir sohbet gerçekleştirdik


  • Oluşturulma Tarihi : 04.09.2016 07:40
  • Güncelleme Tarihi : 04.09.2016 07:40
  • Kaynak : HABER MERKEZİ
Eskiden mahallelerde hayat sindirilerek yaşanırdı

ÖZEL RÖPORTAJ-TANER UYANIKER

İzmir ve Tire tarihi üzerine yazdığı kitaplarıyla tanınan araştırmacı yazar Abbas Levent Ertekin ile gerçekleştirdiğimiz söyleşimizde yazar, çocukluğundan günümüze kadar geçen zamanı masalsı bir dille bize anlatırken okuyucularımızın 50 yıllık bir tarihi de bu satırlarda bulacaklarını hatırlatmak istiyorum.

Çocukluğunu geçirdiği mahalle ve tanıdığı kişiler yazın hayatına sürüklenmesine ve burada yoğrulmasına neden olurken içinde bitmek bilmeyen okuma sevdası yazın hayatını kolaylaştırdı. Bugün itibariye 3 üniversiteyi bitiren dördüncüye niyet eden yazdığı onlarca kitapla Tire ve İzmir tarihine ışık tutan Ertekin ile hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Söyleşiye geçmeden önce yazarın sadece araştırma üzerine yazmadığını aynı zamanda çocuk edebiyatı dalında birbirinden seçkin eserleri olduğunu belirtmek isterim

Çocukluğunuza gidecek olursak şahsi anlamda kendi çocukluğunuzu ve genel anlamda o günkü toplumumuzu anlatabilir misiniz?

Çocukluk dönemi aslında hayatımızın tüm kodlarının içinde yer aldığı tam anlamıyla bir kara kutudur. Biliyorum birçok kişi bu kara kutu tanımlamasını hoş karşılamayacaktır. Ancak konuyu özetleyen bu kelimeden de daha mükemmel bir kelime belki fihriste olabilir. İster fihriste ister kara kutu tanımlamasını kullanalım değişmeyen tek bir şey var bizim hayatımızın en büyük mimari projelerinin şekillenme süreci çocukluğumuzda tamamlanıyor. Bilimsel olarak 0-72 aylık dönem genel hatlarıyla karakter yapımızı oluşturan süreçtir. Bu süreçte bizim kimliğimiz, karakterimiz şekil olarak (anne-baba ve çevremiz dediğimiz okul, mahalle, sosyal alanda) genel hatları belirleniyor.

Bu genel kabulden sonra kendi çocukluğum mutlu, sakin, tarihi-kültürel bir çevrede şekillendi diyebilirim. Bu yönüyle ben biraz şanslı bir çocukluk dönemi geçirdim. Mahallede akranlarımla sırtımdaki fanilanın sırılsıklam olduğu ana kadar top oynadım, çember çevirdim. Mahalle aidiyetiyle, takım ruhunu yaşadım. Zaman zaman çocukça kavgalar yaşadım. Bazen ayaklarım yerden kesildi sevinçten, bazen arkadaşlarımın üzüntüsüne ortak oldum. Onlarla ağladım, onlarla üzüldüm. Uzun yaz günlerinde karnım acıktığında haftanın bir günü evin bahçesindeki tandır ocağında pişen nohut mayalı ekmeğim üzerine salça sürülmüş vaziyette, diğer elimde taze soğanı ısırmanın hazzını yaşadım. Mahalleye gelen macuncudan harçlığımı uzatıp aldığım tahta yöresel bir bitki olan hayıt bitkisinin mis gibi kokan sarılı macunu büyük bir keyifle yedim. Harçlık istihkakımı çok aştığımda mahalleye gelen alttan çevirme kollu pamuk helvacısının tezgahındaki bu kolu suratım kıpkırmızı olana kadar çevirip el emeğimin karşılığı aldığım o pamuk helvalarının tadını unutamam.

MASALLARLA BÜYÜDÜK

Misketlerin ağırlığından iki günde bir yırtılan pantolon ceplerim. Annemin her seferinde bana sitem ettiği benim o rengarenk oyunda kazandığım misketlerim ile kaybettiğim andaki hüznümü hiç unutmam. Uzun kış gecelerinde televizyonun olmadığı o yıllarda her akşam mahallede bir evde toplanıp yapılan uzun sohbetleri, ayrıca mahallemizin masalcı ninesinin anlattığı masallar bu gün bile benim hayal dünyamı süsleyen belki de ilk edebi tecrübelerimdi. Her seferinde bize naz yapan ak saçları zaman zaman üstünden baktığı gözlüğü ile sevimli Hacer teyze çocukluğumun en güzel anılarıydı. Anlattığı her masaldan sonra bir tane daha anlatsın diye nasıl yalvarırdık, o da bizi çok sevmesine karşılık nazlanır dururdu. Hemen içimizden biri Hacer teyzeye rüşvet teklif ederdi. Çocukça, masum rüşvetler türünden. “Bakkaldan ekmeğini almak”, “bahçesini sulamak”, ya da “büyümüş güllerinin altındaki otları temizlemek” gibi… Her seferinde Hacer teyze bizi kırmaz masalını “bakın çocuklar bu son olsun ha” diye başlardı.

O gün sokakta birbirimizi incitmişsek hemen mahallede herkesin çekindiği saygı duyduğu Hatice ana devreye girer bizim çocukça yaptığımız kaprislerimize “siz kardeşsiniz, kardeşler arasında kırgınlık olmaz. Bir daha görmeyeyim hadi barışın der” bir köşede somurtarak oturan bizler istemeye istemeye kalkar zoraki kucaklaşırdık. Ama gecenin sonunda her şeyi unutur, kestanelerimizi yedikten mısırlarımızın tadına baktıktan sonra sarmaş dolaş çıkardık. Hiçbir şey olmamış gibi.

Toplum olarak o yıllar mahallenin hayatın merkezinde olduğu yıllardı. İnsanlar hayatı hızlı değil, sindire sindire yaşarlardı. Mahallenin görünmeyen bir otorite gücü her zaman kendini, hissettirirdi. Bugün sıkça karşılaşılan “Mahalle baskısı” aslında o yıllarda mahallenin toplumsal uzlaşı metni gibiydi. Mahalle bakkalı adeta mahallenin görünen ve görünmeyen asayişinin teminatı, sigortasıydı. Hemen herkesin durumunu bilir. Kimsenin haberi olmadan mahalledeki ihtiyaç sahiplerini rencide etmeyen bir orta yolla onları korur kollardı. Mahallenin yeni yetme genç ve delikanlıların üzerinde sürekli çaktırmadan denetimini yapar. Uygunsuz davranışlarında onları ya kendisine ya da babasını uygun bir dille uyararak düzeltme yoluna giderdi. O günkü toplumla ilgili söylenecek önemli noktalardan biri, iki hayatı ıskalamadan yaşamayı o günün toplumu becerebilmişti.

ŞİİR YAZMAYA CESARET EDEMİYORUM

Yazı Hayatına Nasıl Başladınız?                              

Yazı hayatıma aslında amatör olarak düşünürsek ilkyazım bir şiir denemesiydi. Hani eline kalem alan hemen her çocuk ve gencin başladığı nokta olan şiir sahası… Aslında şiir belki de en zor olan noktadır. Çünkü şiir eğer hakkını verirseniz edebiyatta en zor alanların başında gelir. Bende zor olanı kolay zannederek başladım. İlk ve son denemem 1969 yılında o günkü Doğan Kardeş çocuk dergisinde yayınlandı. Henüz 8 yaşındayım. Şiirle ilgili hiçbir bilgim ve denemem yok. Bugün yaşım 55 yayınlanmış çok sayıda kitap ve makalem olmasına rağmen ben şiir yazmaya cesaret edemiyorum.

İlk yayınlanan şiirimden sonra amatör anlamda yazmaya 1979 yılında devam ettim. İlk Fotoroman Senaryosunu 1982 yılında Can Kardeş Dergisinde “Küçük Kahramanlar” ile onu takip eden aynı yıl “ Minik kuşu vurdular” çocuk kitabı bir yıl sonra edebiyat dünyasının yakından tanıdığı Yavuz Bahadıroğlu’nun da içinde rol aldığı “Gazeteci Çocuk” fotoroman Senaryosu bir önceki senaryo gibi Can Kardeş Çocuk Dergisinde yayınlandı.1982 yılında aynı yıl yayınlanan fotoroman senaryoları ile çocuk kitabı bir yerde amatörlükten aslında profesyonelliğe geçiş gibi görülebilir.

1983 yılında başladığım gazetecilikte 12 Eylül’ün sert rüzgarları kendini basın camiasında hissettiriyordu. O zorlu yıllarda Ulusal basında yazmaya devam ederken bir yandan da Can Kardeş çocuk dergisi, Köprü edebiyat dergilerindeki yazılarıma devam ettim. Gazete ve dergilerdeki çalışmaların bir kısmı kitaplaşırken, Milli Eğitim camiasına tekrar geri dönüş sürecimizde bu defa yerel tarih araştırmaları ön plana çıktı. Yaklaşık 21 yıl görev yaptığım kendi memleketim olan Tirede yerel tarih araştırmalarına başladım. 14 adet Tire yerel tarihi ile ilgili araştırma kitabı, 1 Dikili,1 Torbalı,2 Menemen ilçeleri ile ilgili yerel kitaplarımız yayınlandı. Bu yönüyle İzmir de Tire ağırlıklı olmak üzere yerel tarih konusunda otorite olarak kabul görürken 2 Fransa 1 Almanya da Tire konulu konferanslar sunduk. Bunun dışında mesleki eğitimlerde kullanılan 2 ders kitabı hazırladık.

Yelpazeye baktığımızda Çocuk hikâyeleri, Çocuk Fotoroman Senaryoları ile başlayan Kitap serancamı Yerel Tarih, araştırmalar üzerinde yoğunlaşmış vaziyette. Biliyorum yerel tarih araştırma yazıları yazan ve bunu kitaplaştıranların umuma hitap eden romancılara göre şansı kitap basma noktasında zayıf. Ama yazar bunu düşünmez ve düşünmemeli onun tüm derdi geleceğe kayıt düşmektir.

TARİH GEÇMİŞ VE GELECEK ARASINDAKİ KÖPRÜDÜR

Tarihe ve edebiyata olan merakınız sanırım üniversite yıllarına ve bu dönem bulunduğunuz çevreden ileri geliyor…

Tarih mazi ile gelecek arasında kurulan sağlam bir köprüdür. Bu köprü milletler olduğu kadar fertler içinde gerçekten önemlidir. Tarih merakı biraz yetiştiğimiz çevreden bize imtiyaz. Zira beş bin yıllık tarihi olan bir şehirde yaşarsanız hele de bu şehir beylikler ve Osmanlı dönemimin gerçekten de kilit şehirlerinden olursa tarih sizi sarıp sarmalar. Ayrıca şehrin sokakları, caddeleri hala gizemliliğini koruyan kurumsal yapıları(medrese, hanlar, bedesten, arasta, kervansaraylar, medreseler ve camiler) size ecdadınızdan bir şeyler fısıldar. Sizinle konuşurlar. Bu merak bize belki de yaşadığımız şehrin bir mirasıdır. Onun ötesinde özellikle rahmetli dedem ve babam oldukça tarih merakı ile doludurlar. Onlardan işittiğim her bilgi benim hard diskimde önemli bir bölümü işgal etmiştir. Ayrıca bu ilgim Ankara’daki üniversite yıllarımda zaman zaman hem duygu hem gönül birlikteliğim olan şimdi Prof. olan Alim Gür, Mahmut Kaplan, Nurullah Çetin, Mehmet Özer, Sadık Yalsızuçanlar gibi dostların sohbet tadıdır edebiyata yönelmemiz. Gönlümüzde onların sohbetlerindeki tat biziz edebiyatın cezbesi içine davet etmiştir.

GLOBALLİK RÜZGARI KESİLDİ

Genel olarak baktığımızda tarihimizin yazılması için pek çok eksik ve karanlık noktanın aydınlatılması gerekiyor. Yerel tarih araştırmalarının Türk tarihindeki boşlukların doldurulmasında sizce yeri ve önemi nedir?

Tüm dünyadaki akımlardan ülkemizin de etkilenmemesi mümkün değil. Globallik rüzgarı kesildi. Şimdi yerellik, millilik rüzgârı var. Bu güne kadar ülkemizde yerel tarih konusunda çok fazla araştırma ve çalışma yoktu. Ancak büyük bir resmin küçük detaylarını yok farz edemezsiniz. Üstelik bazılarının anlam taşıması ancak küçük parçaların birbirine eklenmesiyle mümkündür. İşte yerel her araştırma başka bir bütünün parçasıdır. Bu parçaları okuyamadığınız takdirde bütünü sağlıklı yorumlayamazsınız, anlayamazsınız. Fakat bir başka gerçekte, yerelde yaptığınız her çalışma çok büyük özveri gerektiriyor. Hepsinden önemlisi insanların desteğini tam olarak arkanızda bulamıyorsunuz. Bir yerel araştırmacı olarak çok büyük sıkıntılar yaşıyorum. Bazen hazırladığım çok önemli bir eseri basabilmek için kapı kapı dolaşıyorum. Sponsor bulmakta zorlanıyorsunuz.

Kendi anlatımıyla Abbas Levent Ertekin

1961 yılında tüm Tire’nin kırlara, çayırlara çıktığı gün 21 Mart sabahı, yani Nevruz günü anneciğini evden çıkartmayan bir kişiyim. Çocukluk yıllarım efe türküleri, kahramanlık hikâyeleri ve zengin bir sosyal hayatın içinde geçti. Belki birçok insana nasip olmayan İzmir gibi Türkiye’nin en sosyal ilinde gençliğinin baharını, Ankara gibi bürokrasinin ağırlığında üniversite yıllarını, iş hayatındaki toyluk dönemini İstanbul gibi kurtlar sofrasında geçirmiş. Anadolu’nun yüksek yaylası Erzurum’da vatani görevini, Karatenizin en ucundaki Sinop’unda öğretmenliğinin ilk yıllarını yaşamış. Özel sektör-devlet çarkları içinde ezilmemek için aşırı çalışırken zaman zaman sevdiklerini ihmal etmiş, yaşadığı bölgeye, şehre vefa borcunu ödemeye çalışan yayınlanmış 41 kitabı 2 fotoroman senaryosu, sayısını kendisinde unuttuğu makaleleri, sekiz farklı üniversitede onlarca sempozyumlarda bildiriler sunan, halen üç yayın organında haftalık makaleler yazmaya çalışan biriyim. Üçüncü üniversiteyi bu yıl bitirirken gözünü dördüncüye diken, ama hepsinden öte hala içindeki okuma yazma heyecanını çıraklıktan kalfalığa taşıma mücadelesi veren kişiyim.

Yarın Ertekin ile İzmir’in tarih sahnesine çıkışından Osmanlı döneminde ki gelişime ve en son olarak Cumhuriyetle geldiği noktayı irdeleyeceğiz. Aynı zamanda Tire tarihi üzerine de Ertekin’e sorularımız olacak.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Haber Merkezi