MERVE AĞRIÇ - DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, 30 Ekim İzmir depreminin 6’ncı yıl dönümünde İzmir’de düzenlediği basın açıklamasında dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Depremde hayatını kaybeden 117 kişiyi anan Babacan, İzmir’in 30 ilçesinden yalnızca 3’ünde hasar tespiti yapıldığını, 27 ilçede ise henüz çalışma gerçekleştirilmediğini öne sürdü. Depreme hazırlık sürecinde rantın değil insan hayatının öncelenmesi gerektiğini vurgulayan Babacan, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AK Parti’ye geçişi üzerinden merkezi yönetimin belediyelere yönelik hizmet anlayışını da eleştirdi. Hizmette adalet ve eşitliğin esas olması gerektiğini belirten Babacan, Basmane Çukuru ihalesine ilişkin değerlendirmesinde ise konunun rant boyutuna dikkat çekerek imar rantlarına yönelik yasal düzenleme çağrısında bulundu. Babacan, açıklamasında sermaye piyasalarındaki fon krizi, bütçedeki faiz yükü ve basın özgürlüğüne ilişkin de iktidara eleştiriler yöneltti.

“İZMİR BİR DEPREM ŞEHRİ”
İzmir depreminin 6’ncı yıl dönümünde özellikle İzmir’e geldiklerini ifade eden Babacan, “Ben tekrar depremde hayatını kaybeden 117 vatandaşımıza Allah'tan rahmet diliyorum. Yakınlarına tekrar başsağlığı diliyorum. Kolay değil, ateş düştüğü yeri yakıyor. Kaza geliyorum demez ama deprem geliyorum der.
Jeoloji uzmanları, tarih, hangi bölgemizde binlerce yıl boyunca hangi şiddette, ne sıklıkta deprem olmuş? Bunların hepsi sağlam rakamlara ve ilme dayanan veriler. İzmir bir deprem şehrimiz. İzmir deprem bölgesinde olan bir ilimiz. Ve İzmir'in çok hızlı bir şekilde depreme hazırlanması gerekiyor. Ve her deprem aslında ders alınması gereken bir hadise. Her deprem tekrar kendini hatırlatan ve daha kötülerinden korunmak için hangi tedbirleri almalıyız, neler yapmalıyız bunu tekrar tekrar gözden geçirmemiz gereken hadiseler depremler. Bu vesileyle, bugün yerinde incelemeler yapacağız. Depremden mağdur olmuş vatandaşlarımızın kurduğu bir dernek var diyorsunuz. Ordayı ziyaret edeceğiz ve kendilerinden daha detaylı bilgi alacağız” dedi.

“27 İLÇEDE HASAR TESPİTİ YAPILMAMIŞ”
İzmir’de sadece 3 ilçede hasar tespiti yapıldığını vurgulayan Babacan, “Bugün sabah il başkanımızdan aldığım bilgi; İzmir'deki 30 ilçeden sadece 3’ünde binaların 6 yıl önceki depremle ilgili hasar tespiti yapılabilmiş durumda, değil mi? 30 ilçeden 3’ü, 27 ilçede daha bir şey yok. Kentsel dönüşüm, yerinde dönüşüm tamam ama bakıyorsunuz uygulamalarla ilgili çok ciddi sıkıntılar var. Mesele depremse öncelikle bu işi yönetenlerin rant gözlüğünü şöyle bir çıkartmaları lazım. Çünkü şu anda ülkeyi yönetenlerin çoğu, maalesef, gayri ekseriyeti mesele binaysa, inşaatsa hemen önce herkes bir rant gözlüğünü takıyor, öyle bakıyor. Rant gözlüğünü çıkart kardeşim. Memleket için bak. İnsan canı için bak. Önce insan de, öyle bak şu meseleye, dememiz gerekiyor. Ben bunu merkez hükümet birimleri için de söylüyorum, belediyeler için de” sözlerine yer verdi.

“MİLLET BUNLARI BİR KENARA YAZIYOR”
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay’ın AK Partiye geçişini ve hükümetin sağladığı destekleri değerlendiren Babacan, “Demokrasi böyle bir rejim değil. ‘Yani bana oy vermezsen senin bulunduğun şehirde bana oy çıkmazsa ya da başka partinin belediyesi kazanırsa, siz merkezin hizmetlerinden mahrum olun.’ Bu siyaset değil, bu adalet değil. Seçimlere kadar partiler rekabet içinde çalışır. Ama daha sonra ülkeyi yönetme iradesini, ülkeyi yönetme yetkisini eline alanlar 86 milyona eşit ve adil hizmet götürür. Yine bir şehri düşündüğünüzde, bir belediye başkanı seçilmiş değil mi? Mahalleden ona oy çıkmamıştır. Şimdi ne yapacak? O mahallenin suyu kesilince ilgilenmeyecek mi? O mahallenin kanalları taşınca tamir etmeyecek mi? Elbette rekabetle seçimler olur ama seçimlerden sonra hizmette adalet olur, eşitlik olur. Maalesef bu şu anda Türkiye'de, şu andaki iktidar bu noktada. Ama vatandaşlarımız bunun hepsini bir kenara not ediyor. Hepsini yazıyorlar kenara ve böyle milletin iradesinin net olarak ortaya çıktığı seçimlerden sonra 'şöyle ya da böyle' bu iradenin sonucu, bazen havuçla bazen sopayla eğer bir şekilde iktidara doğru yönlendiriliyorsa, bunun hesabını elbette gün gelir vatandaşlarımız bir şekilde görür. Orada bir adalet defteri düzgün yazılır. Mesele sandıktır, mesele seçimdir. İnsanların iradesini bu yollarla değiştiremezsiniz, tam tersine daha kötü sonuçlar olur. Onun için bu yöntemleri biz yanlış görüyoruz. Ve belediye başkanlarının da kendilerini seçen, kendilerine destek veren vatandaşlarımızın iradesinin kutsal olduğunu ve o seçim olduğu gün içinde bulundukları siyasi ortamın, mensup oldukları partinin bir bütün olduğunu unutmamaları lazım. Dolayısıyla vatandaşın desteği, vatandaşın iradesinin, sandığın kutsallığının dışında farklı bir yöne eğilmemeleri gerekir” dedi.
“BASMANE ÇUKURU BİR RANT MESELESİ”
Basmane Çukuru ile ilgili ihaleye ilişkin soruları yanıtlayan Babacan, “Rant nerede çoksa, bu tür işler onda daha çok. Yani belediye başkanlarının parti değişmesiyle alakalı meseleler. Daha çok rantın da çok olduğu ilçelerde ve illerde olduğunu görüyorum. Yani bu sadece bir siyasi mesele değil, aynı zamanda bir rant meselesidir. İmar meseleleri, imar rantları ile ilgili meseleler eğer sağlam bir yasal düzenlemeyle çözülmezse, özellikle imar rantları ile ilgili konular sağlam bir yasal çerçeveye kavuşmazsa, bu sorunlar Türkiye'de bitmez. Ülkenin kopya üretim sistemi ve yargıyla ilgili mekanizmaları, adalet kavramı olarak Osmanlı'dan gelen ama büyük adalet dairesi nasıl çalıştığı esastır. Dolayısıyla bu güçlü bir sistemle, doğru yasal düzenlemelerle yolsuzluğu büyük ölçüde önlersiniz. Belediyelerle ilgili yasal çerçeve düzelmeden bu iş bitmez. Maalesef mesele rantansa, mesele yolsuzluksa çoğu yerde parti fark etmiyor arkadaşlar, onu da bilmemiz lazım. Şu anda belediyelere baktığımızda az sayıda belki dürüst kalmaya çalışan başkanlarımız var ama başkanlarımızın maalesef çoğu ya yoldan çıkıyor, çıkmaya meyilli ya yoldan çıkarılıyor ki yasa sağlam olsa, çerçeve sağlam olsa o zaman kolay kolay bu gördüğümüz yanlışlar olmaz, gördüğümüz sıkıntılar yaşanmaz” diye vurguladı.
“SERMAYE PİYASASINDA DEPREM YAŞANIYOR”
Fon krizine de değinen Babacan, “Depremden bahsediyoruz ama biliyorsunuz ülkemiz maalesef şu anda sermaye piyasalarında yaşanan bir deprem ve bu depremin artçılarıyla ulaşıyor. Deprem diyoruz ama bu el yapımı, ev yapımı bir hadise, bir doğal hadise değil. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük piyasa dolandırıcılığı ile karşı karşıya kaldı. Bu piyasa dolandırıcılığı ifadesi Sermaye Piyasası Kanunu'nun 107’nci maddesindeki kanuni bir tabirdir. Olan, biten tamamen bir dolandırıcılık hadisesidir ve bu kadar büyük miktarda bir dolandırıcılık hadisesinin bu kadar uzun zaman devam ediyor olması da ancak ve ancak siyasi iktidardan ve bürokrasiden verilen destekle olur. Yoksa dünyanın en gelişmiş bilgi işlem sistemiyle zamanında donattığımız Borsa İstanbul ve dünyanın en modern hukuki altyapısını oluşturduğumuz sermaye piyasaları, sermaye piyasası kanunu, sermaye piyasası kuruluyla gerçekten bu tür hadiseler değil böyle büyük hadiseler. En ufak dolandırıcılığın bile hemen yakalanıp gereğinin yapılmasına izin veren bir altyapıdır. Yani hukuki altyapıda, bilgi işlem altyapısında değil böyle 16 milyar lirayla, 8 milyar lirayla, tek 16 bin liralık bir hadisenin bile anında yakalanıp gereğinin yapılabileceği bir altyapı kurulmuştur. Ancak hangi kurum olursa olsun, hangi konu olursa olsun insan faktörü tabii çok çok önemli. Yani hem işin ehli, dürüst, hem de çalmayan, çaldırmayan insanlardan kadroların oturtulması gerekiyor. Finansal piyasalardaki dolandırıcılığın o 31 fonda ilgili kısmı, belki 800 milyar TL yani 16 milyar dolar mertebesinde olsa da, bu olayın getirdiği güvensizlik ve topyekün tarafsızlık sermaye piyasalarımıza çok önemli bir değer kaybına yol açtı. Ve bu değer kaybı eylülden bu yana 150 milyar doları geçmiş durumda ve sürekli artıyor. Biliyorsunuz sermaye piyasalarında bireysel yatırımcı sayımız eylül başı itibariyle 7 milyon kişiydi. 7 milyon bireysel yatırımcının şöyle ya da böyle az ya da çok hisse senetlerinden yatırımı mevcuttu. Bu sayı belki şu anda bir 4,5 milyona doğru indi. Bu işlerden belki çekilip hesabını kapatan çıkanlar oldu. Ama Türkiye'de 27 milyon hane olduğunu düşünürsek, 27 milyon hanenin 7 milyonunu doğrudan etkileyen bir hadiseyle karşı karşıyayız. Bugüne kadar neler yapıldı, neler yapılmadı diye baktığımızda, bu dolandırıcılığın ortaya çıktığı, yani artık kanalizasyonun taştığı, bu alttaki borulara sığmayıp ızgaralardan dışarıya taştığı olayla beraber acilen dedik, artık kapatılacak, örtülecek hali kalmadı bu işin. Patladı, lağamlar ortaya saçıldı. Peki bundan sonra ne yapılması lazım? Neler yapılması lazım?İlk gün söyledik. Bakın bütün bu kuruluşların başındaki kişileri derhal görevden alınmalı” ifadelerini kullandı.
“BÜYÜK BAKANLIK, OLMUŞ FAİZ BAKANLIĞI”
TBMM’de görüşülen bütçe rakamlarını değerlendiren Babacan, “Bakıldığı zaman, gerçekten en büyük harcama kaleminin, en büyük ödeneğin artık faize ayrıldığını görüyoruz. Tam 3 trilyon 975 milyar TL faiz...
Şimdi, adı 4 olmasın diye 3 trilyon 975 yazmışlar. Muhtemelen bu yıl olduğu gibi, gelecek yılda bunu tekrar yükseltmek zorunda kalacaklar. Şimdi bu yıl biliyorsunuz, 3'ten de daha küçük bir rakamla başladılar, şimdi 2 bin 800'ün üzerine gidiyor. Gelecek yılın bütçesinde 4 demeye utandıkları için herhalde '3 bin 975' demişler. Hani fiyat etiketlerine yazarlar ya; 9 lira 95 kuruş falan diye 10 demelek için. Bu da böyle bir şey.
Dolayısıyla 4 trilyonluk bir faiz ödemesinden bahsediyoruz. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti'nin bütçesine baktığımızda en büyük bakanlık, olmuş faiz bakanlığı ve bu 4 trilyonu gelecek senenin ortalama kuru ile hesap ettiğimizde 70 milyar dolar ediyor. 70 milyar dolarlık faiz ödemesi var, gelirin yok.
Ve bunun 8'i kötüdür. Çünkü güven olmazsa, riskler yüksek olursa, faizler yüksek olur. Faizleri düşürmenin yolu güvendir, ülkenin risklerini düşürmektir. Bunlar olmadıkça, yüksek faize ülke maalesef mecbur kalır. Ve bu kadar büyük bir kaynağın her sene, her sene faize gidiyor olması, ülkemiz adına büyük bir yazık. Ve bu faizi kim ödüyor? Hepimiz ödüyoruz. Nasıl ödüyoruz? İşte şu suyu alırken bunun içerisinde KDV yok mu? Ödediğimiz KDV bütçeye gidiyor, bütçeden gidiyor faize. Ya da üzerinize bir gömlek alıyorsunuz, ceket alıyorsunuz, KDV ödüyorsunuz ya; bütçeye gidiyor, oradan faize gidiyor. Yani bazen devletin ödediği faiz sanki bir yerden geliyor, bir yere gidiyor gibi düşünülüyor. Hayır.
Hazine'nin ödediği devletin ödediği faizi bizler ödüyoruz, hepimiz. Ve bu kaynaklar doğru yerlere harcansa, Türkiye'nin durumu çok farklı olur, çok farklı bir kalkınma imkânı buluruz” diye aktardı.
“BASININ ÖZGÜR OLMADIĞI YERDE SORUNLAR BİTMEZ”
Basın özgürlüğünün de altını çizen Babacan, “ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü varsa, bu çok geniş bir denetim alanı oluşturur. Daha olaylar çıkarken, deprem için iyi olmayan, kötü bir bölgede, kötü bir zeminde bir kaçak yapılaşma başladığı anda hemen haberde olur. Büyük haberler olur ki bunun büyümesi baştan önlenmiş olur, kesilmiş olur. Yine bu son olaylar, yine bu fon meselesi... Eğer basın özgür olsaydı, eğer özgürce bunlar daha fazla yazılıp çizilseydi, eğer sivil toplum kuruluşlarımız, meslek örgütlerimiz açık açık konuşabiliyor olsalardı, bu dolandırıcılık daha küçük aşamadayken bir şekilde ifşa edilirdi ve o ifşa edilmiş olması da büyümesini önlerdi.
Yani şu anda caydırıcılık denen bir kavram vardır, değil mi caydırıcılık? Yani normalde devletin yapması gereken, suçu caydırmaktır. Fakat şu anda yapılan gazeteciliği caydırmak, yani ifade özgürlüğünü caydırmak, basın özgürlüğünü caydırmak. En son bu fon dolandırıcılığı patladıktan sonra, çok sayıda gazeteci arkadaşımızın gözaltına alındığını görüyoruz. Tutuklananlar var, ev hapsine girenler var. Bir bakıyorsunuz, asıl şeffaf yürütülmesi gereken işlerin üzeri örtülüyor. Bir bakıma, 'Acaba birilerine mi dokunuyor?' diye bir örtme basma gayreti var. Suçu işleyenlerin caydırılması gerekirken, bu tür olayları haber yapanlar işlenenden caydırılmaya çalışılıyor.
Oralara girmeyin, bu haberleri yapmayın. Fazla sağa sola dokunursanız başınıza kötü şeyler gelirir' diye belirtiyorlar. Gerçekten bu da çok büyük bir yanlış. Basının, araştırma imkanının olmadığı, denetçi gözünün olmadığı, basının özgürce yazıp çizmediği ülkelerde sorunlar bitmez. Eğer siz sorunları konuşturmuyorsanız, sorunların konuşulmasını baştan engelliyorsanız o sorunlar zaten çözülmez. Sadece medya ile ilgili değil dikkat edin; sivil toplum kuruluşlarımız, meslek örgütlerimiz, odalar... Bunların birçoğu artık suspus olmuş durumda. Seslerini çıkaramıyorlar, konuşamıyorlar. Meslek örgütleri kendi kamularının dertlerini dillendiremiyorlar. Yani bizim köylerimizin şöyle bir sorunu var, sıkıntıyız. Ne zaman bir feryat yükselse, tepesine bir balyoz iniyor sanki insanların. Dolayısıyla maalesef sivil toplumun da pasifleştirildiği, susturulduğu bir dönemdeyiz” dedi.



0 Yorum
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Bir Yorum Bırakın