Birbirimizin Yanından Geçip Gidiyoruz

Cemal Durmaz

Sabahları aynı telaşla uyanıyoruz. Alarm çalıyor, elimiz telefona gidiyor. Daha yüzümüzü yıkamadan dünyanın bütün derdini öğreniyoruz. Bir haber, birkaç mesaj, biraz sosyal medya… Sonra aceleyle evden çıkıyor, trafikte sıkışıyor, yetişmemiz gereken yerlere yetişmeye çalışıyoruz. Gün bitiyor.

Eve dönüyoruz ama zihnimiz hâlâ dışarıda. Yorgunuz. Konuşmaya, dinlemeye, hatta bazen birbirimizin yüzüne bakmaya bile halimiz kalmıyor. Sonra yatağa uzanıp aynı cümleyi söylüyoruz: “Bugün de hiçbir şeye yetişemedim.”

Belki de mesele hiçbir şeye yetişememek değil. Belki de mesele, hayatın kendisine yetişememek.
Çünkü hayat, bizim programımıza göre ilerlemiyor. Çocuklarımız “Biraz büyüsünler, rahatlarız” dediğimiz sırada büyüyor. Anne babamız “Daha çok zamanımız var” diye düşündüğümüz sırada yaşlanıyor. Dostluklarımız, “İlk fırsatta görüşürüz” dediğimiz cümlelerin arasında sessizce uzaklaşıyor.
Biz ise sürekli bir sonraki güne hazırlanıyoruz. Pazartesi’yi bekliyoruz, hafta sonunu bekliyoruz. Maaş gününü, tatili, emekliliği, daha iyi bir evi, daha güzel bir arabayı bekliyoruz. Hep bir şeylerin olmasını bekliyoruz. Ama hayat beklemiyor.

Bazen aynı masada oturduğumuz insanlarla bile birbirimizden habersiziz. Birimiz telefona bakıyor, diğerimiz televizyona… Aynı evin içinde farklı dünyalarda yaşıyoruz. Oysa insanın en çok ihtiyacı olan şeylerden biri çok basit: Gerçekten dinlenmek. “Nasıl olduğunu” sorduğumuz kişinin cevabını beklemek… Bir arkadaşımızın anlattığı hikâyeyi yarıda kesmeden dinlemek… Çocuğumuzun önemsiz gibi görünen sorusuna birkaç dakika ayırmak… Yaşlı bir komşunun kapıda anlattığı anıyı sabırla dinlemek… Bunlar küçük şeyler gibi görünüyor. Ama hayat zaten küçük şeylerden oluşmuyor mu?
Bir fincan çayın yanında yapılan samimi bir sohbetten, yağmurun sesinden, pencereden içeri giren güneşten, beklenmedik bir telefonla duyduğumuz “Seni özledim” cümlesinden… Belki de yıllardır mutluluğu yanlış yerde arıyoruz.

Daha fazlasına sahip olunca mutlu olacağımızı düşünüyoruz. Daha çok kazanırsak, daha iyi bir yerde yaşarsak, daha çok tanınırsak hayatın güzelleşeceğine inanıyoruz. Oysa insan bazen sahip olduklarının değil, farkına vardıklarının mutluluğunu yaşıyor. Masadaki ekmeğin, yanındaki insanın, sağlığın, nefes almanın, eve dönebileceğin bir kapının… Bunların kıymetini çoğu zaman kaybetme ihtimali ortaya çıktığında anlıyoruz. Belki bugün biraz durmalıyız. Telefonu masaya bırakıp karşımızdaki insana bakmalıyız. Uzun zamandır aramadığımız bir dostumuzu aramalıyız. Annemizin sesini biraz daha dinlemeliyiz. Babamızın aynı hikâyeyi kaçıncı kez anlattığına takılmamalıyız. Çünkü bazı şeylerin telafisi yok.

Kaçırılan bir otobüsün yenisi gelir. Kaçırılan bir fırsatın başka bir benzeri çıkabilir. Ama kaçırılan bir çocukluk, ertelenen bir sohbet, söylenmeyen bir “Seni seviyorum” bazen geri gelmez. Hayat bize her sabah yeni bir gün veriyor. Belki de yapmamız gereken, o günü daha fazla doldurmak değil; daha anlamlı yaşamak. Birbirimizin yanından öylece geçip gitmeyelim. Bir selamı, bir tebessümü, kısa bir sohbeti küçümsemeyelim.

Çünkü günün sonunda geriye ne kadar koşturduğumuz değil, kimin kalbine dokunduğumuz kalacak.
Ve belki de hayat dediğimiz şey, tam olarak budur: Birbirimizin yanından geçerken biraz olsun birbirimize iyi gelebilmek.