Kalp ve damar sistemi, vücutta kan, oksijen ve hücresel fonksiyonlar için gerekli olan maddeleri taşınmasında ve yaşamın sürdürülmesinde hayati bir rol oynamaktadır. Dünya çapında yapılan istatistiklerde kalp ve damar hastalıkları en sık görülen ölüm nedenleri arasında yer almakta, yaşam boyu bireyleri etkilemekte ve önemli klinik sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Kardiyovasküler (kalp ve damar sistemi) hastalıkların nedenleri çok faktörlü olduğu bilinse de son yıllarda aşırı kilo ve obezitenin artan yaygınlığı, baskın ve değiştirilebilir bir risk faktörü olarak ortaya çıkmıştır. Aşırı yağlanma, insülin direnci, dislipidemi (kan yağları düzensizlikleri) dâhil olmak üzere bir dizi olumsuz metabolik değişikliğe neden olmakta ve bu sağlık problemleri; diyabet (şeker hastalığı), bazı kanserler ve özellikle kronik kardiyovasküler bozuklukların gelişimini hızlandırmakta olduğu gözlemlenmektedir.
Aşırı vücut ağırlığı, beslenme düzeni ve fiziksel hareketsizlik arasındaki etkileşim, kardiyovasküler riski artıran çok çeşitli metabolik problemleri oluşturmaktadır. Hareketsiz yaşam tarzı ve enerji açsından yoğun, ancak besin değeri düşük diyetler, ilerleyici kilo alımına ve ateroskleroz (damar duvarı bozulmaları) ile kalp yetmezliğinin temelini oluşturan bir dizi metabolik düzensizliğin ortaya çıkma süreçlerine katkıda bulunur. Sonuç olarak, sağlıklı, dengeli beslenme ve düzenli fiziksel aktiviteyi hedefleyen yaşam tarzının benimsenmesi kardiyovasküler hastalıkların önlenmesinde ciddi bir öneme sahip olduğu belirtilmektedir. Kardiyolojik ve metabolik sağlık katkıları açısından değerlendirilen çeşitli diyet programları arasında, Akdeniz diyeti, kardiyovasküler olayların azalması ve metabolik fonksiyonların korunması nedeniyle önemli bir ilgi görmektedir.
Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerin geleneksel beslenme kültürlerinden kaynaklanan Akdeniz diyet modeli, bitkisel gıdaların (sebzeler, meyveler, baklagiller, kuruyemişler ve tam tahıllar) tüketimini, ana diyet yağ kaynağı olarak zeytinyağını, orta düzeyde balık ve kümes hayvanı tüketimini, düşük ila orta düzeyde süt ürünlerini (başlıca yoğurt ve peynir), sınırlı kırmızı ve işlenmiş etlerin tüketimini vurgular. Tipik Batı diyetlerine göre bitkisel kaynaklı bileşenler açısından daha zengin olsa da Akdeniz diyeti, uzun zincirli omega-3 yağ asitleri gibi temel besinleri sağlayan miktarlarda hayvansal ürün ve deniz ürünleri içermesiyle vejetaryen rejimlerden farklıdır. Bu model katı bir beslenme programı olarak değil, ancak beslenme kalitesini, besin çeşitliliğini ve sürdürülebilir beslenme davranışlarını ön planda tutan kültürel bir diyet programı olarak tüm dünyada yaygın kabul görmektedir.
Son yıllarda yapılan klinik araştırmaların sonuçları değerlendirildiğinde, Akdeniz diyetinin metabolik ve kardiyovasküler risk faktörlerinin önlenebilmesinde olumlu etkisi olduğu vurgulanmaktadır. Özellikle, orta yaşlı ve yaşlı yetişkin bireyler üzerinde yapılan klinik çalışmalar, kontrol diyetlerine kıyasla Akdeniz tarzı beslenme programlarını benimseyenlerin yaşanabilecek olumsuz kardiyovasküler olaylarda azalma olduğunu göstermiştir. Bu çalışmalardan elde edilen kanıtlar ayrıca, Akdeniz tarzı beslenme programına bağlı kalmanın, çeşitli nedenlere bağlı gelişebilen kardiyovasküler risklerin azalması, lipid ve glisemik düzeylerin iyileşmesi, metabolik sendrom görülme sıklığının azalmasıyla ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu bulgular, Akdeniz diyetinin sadece kalori kısıtlamasının ötesinde, beslenme kalitesinin, aşırı kilo ve obezitenin kardiyometabolik sonuçlarını hafifletmede gösterdiği etkin rolünün altını çizmekte olduğu gözden kaçmamaktadır.
Sonuç olarak, sağlıklı bir vücut ağırlığının korunması, özellikle kardiyovasküler sağlığın korunması ve aşırı kiloyla ilgili olabilecek metabolik sorunların ortadan kaldırılması, yaşam kalitesi ve uzun ömürlülük üzerinde belirgin olumlu etkiler gösterebileceği bilinmektedir. Bu nedenle, Akdeniz diyeti beslenme alışkanlıklarının yaygın olarak benimsenmesi, kalp hastalığı yükünü azaltma, sağlıklı yaşlanmayı sağlayabilme ve yaşam kalitesini artırma konusunda önemli bir potansiyeli beraberinde getirmektedir. Böylelikle, Akdeniz diyetinin mekanizmalarının ve bu beslenme alışkanlığının neden olduğu olumlu sağlık faydalarının ve uygulama yöntemlerinin daha net bir şekilde açıklanması, kardiyovasküler hastalıkların küresel etkisini azaltmaya yönelik klinik bir uygulama alanı olarak benimsenmesi toplum sağılığı adına önemli bir adım olacaktır.