Bazen aynı şehirde yaşıyor, aynı sokaklardan geçiyor, aynı gökyüzüne bakıyoruz; ama birbirimizi anlamaktan giderek uzaklaşıyoruz.
İnsanlık tarihinin belki de en büyük yanılgılarından biri, farklı düşünmenin birbirimize düşman olmamız için yeterli olduğuna inanmaktır.
Oysa aynı fikirde olmak zorunda değiliz. Aynı hayatı yaşamak, aynı doğrulara inanmak, aynı tercihlerde bulunmak zorunda da değiliz. Bizi insan yapan şey, birbirimizin aynısı olmamız değil; farklılıklarımızın içinde birbirimize insan olarak bakabilmemizdir.
Bugün dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, bizim toplumumuzda da insanlar giderek daha keskin çizgilerle birbirinden ayrılıyor. Bir insanı tanımadan hakkında hüküm vermek, birkaç cümlesinden bütün karakterini çıkarmak, bizim gibi düşünmeyeni hemen “öteki” ilan etmek kolaylaşıyor.
Sanki herkes bir taraf seçmek zorundaymış gibi...
Oysa hayat, iki renkten ibaret değil.
İnsan da öyle.
Bir insanın düşüncesini beğenmeyebilirsiniz. Yaşam biçimini, tercihlerini veya dünyaya bakışını anlamayabilirsiniz. Fakat bütün bunlar, onun insanlığını yok saymanız için bir gerekçe olamaz.
Farklı düşünmek başka şeydir, birbirini değersiz görmek başka.
Asıl kaybettiğimiz şey belki de tam burada başlıyor.
Dinlemeyi unutuyoruz.
Karşımızdaki insan daha cümlesini tamamlamadan cevabımızı hazırlıyoruz. Onu anlamaya çalışmak yerine kendimizi haklı çıkarmaya çalışıyoruz. Tartışmayı bir fikir alışverişi olmaktan çıkarıp bir kazanan ve kaybeden meselesine dönüştürüyoruz.
Sonra da birbirimize neden bu kadar uzaklaştığımızı düşünüyoruz.
Belki de önce birbirimizi dinlemeyi yeniden öğrenmemiz gerekiyor.
Çünkü dinlemek, karşı tarafı haklı bulmak değildir.
Dinlemek, “Seni anlamaya çalışıyorum” diyebilmektir.
Bu, bugün her zamankinden daha kıymetli.
Çocuklarımıza, gençlerimize, birbirimize kızmadan önce anlamayı; yargılamadan önce dinlemeyi; etiketlemeden önce tanımayı öğretmeliyiz.
Çünkü toplumları güçlü yapan, herkesin aynı düşünmesi değildir.
Asıl güç, farklı düşünen insanların aynı sofrada oturabilmesidir.
Aynı mahallede yaşayan insanların birbirine selam verebilmesidir.
Bir insanın kendisinden farklı olana rağmen iyi niyetini koruyabilmesidir.
Ve belki en önemlisi, bir başkasının acısını kendi düşüncesinden bağımsız olarak hissedebilmektir.
Dünyanın bugün en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri teknoloji değil, yeni bir iletişim biçimi de değil.
Belki sadece biraz daha vicdan, biraz daha sabır ve biraz daha samimiyet.
Çünkü ekranların arkasında birbirimize çok kolay sözler söylüyoruz. Oysa yüz yüze geldiğimizde aynı cümleleri söylemek o kadar kolay olmuyor.
İnsan, karşısındaki kişinin de bir anne, bir baba, bir evlat, bir kardeş, bir hayat hikâyesi taşıdığını hatırladığında kelimelerini daha dikkatli seçiyor.
Belki de çözüm çok uzaklarda değil.
Komşumuzla yeniden selamlaşmakta...
Birbirimizi dinlemekte...
Farklı düşünene düşman gözüyle bakmamakta...
Bir insanın hatasıyla bütün hayatını yargılamamakta...
Ve en önemlisi, haklı çıkma arzumuzdan biraz vazgeçip insan kalmayı seçmekte.
Çünkü sonunda hepimiz aynı gerçeğin içinden geçiyoruz:
Hayat kısa.
Kırgınlıklarımız, öfkelerimiz, birbirimize söylediğimiz ağır sözler bir gün anlamını yitiriyor.
Geriye ise nasıl bir insan olduğumuz kalıyor.
Belki bugün kendimize şu soruyu sormanın tam zamanıdır:
“Ben karşımdakinin farklılığını mı görüyorum, yoksa önce insan olduğunu mu?”
Cevabımız, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimizi de gösterecek.
Çünkü birbirimize benzediğimiz için değil, birbirimize rağmen birbirimizi insan kabul edebildiğimiz için gerçekten birlikte yaşayabiliriz.
Ve belki dostluğun, komşuluğun, kardeşliğin ve toplum olmanın en sade tarifi de budur:
Aynı fikirde olmak zorunda değiliz.
Ama aynı insanlıkta buluşmak zorundayız.Düşmanımın Düşmanı Dostum mudur?
Bir de hayatımızda sıkça kullandığımız bir söz var:
“Düşmanımın düşmanı dostumdur.”
Gerçekten öyle mi?
Belki de bugün üzerine en çok düşünmemiz gereken cümlelerden biri bu.
Bazen iki insan, aslında birbirlerini hiç tanımadıkları hâlde üçüncü bir kişiye duydukları öfke üzerinden yakınlaşabiliyor. Aynı kişiyi sevmemek, onları bir anda aynı safta buluşturuyor. Ortak bir öfke, ortak bir düşman ve ortak bir tepki...
Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkıyor:
Birinden hoşlanmamak, bizi onun karşısındaki herkesle dost yapar mı?
Elbette hayır.
Çünkü düşmanlık üzerinden kurulan yakınlık, gerçek dostluk değildir. Ortak bir öfke insanları geçici olarak yan yana getirebilir; fakat öfke ortadan kalktığında geriye gerçekten ne kaldığı ortaya çıkar.
Gerçek dostluk, bir başkasına karşı olmakla değil, birbirinin yanında olabilmekle kurulur.
Bugün bir insanı sadece “bizim tarafta” olduğu için iyi, diğerini “karşı tarafta” olduğu için kötü kabul edersek, aslında insanları tanımaktan vazgeçmiş oluruz.
Oysa insan, bir etiketten çok daha büyüktür.
Bir insanın düşüncesiyle aynı fikirde olmayabiliriz ama karakterine saygı duyabiliriz. Bir tercihini doğru bulmayabiliriz ama acısını anlayabiliriz. Hatta hayatımızda hiç yeri olmayan bir insanın bile hakkını teslim edebiliriz.
Çünkü adalet, sadece sevdiklerimize karşı adil olmak değildir.
Belki de olgunluk tam burada başlıyor:
Kiminle aynı fikirde olduğumuzdan önce, kime nasıl davrandığımıza bakmakta.
Düşmanımın düşmanı dostum değildir.
Dostum, düşmanlıklarımız bittiğinde de yanımda kalabilendir.
Çünkü bizi birbirimize bağlayan şey ortak düşmanlarımız değil, ortak insanlığımız olmalıdır.
Aynı tarafta olmak dostluk değildir; farklı tarafta olsak bile insan kalabilmektir asıl mesele.
Artık birbirimizi geride bırakmak değil, birbirimizin elinden tutmak zamanı. Çünkü gerçek güç, birimizin diğerini geçmesinde değil; hepimizin birlikte yürüyebilmesindedir.