Çevremize baktığımızda, herkesin kendine has bir kırmızı çizgisi olduğunu görürüz. Ve çevremize karşı, kendimize korunma alanı olarak oluşturduğumuz sınırımızı aşanlara anında tepkimizi gösteririz. Peki bu sınırlarımızı neye göre belirleriz. Eğer kendi yaşam kalitemizi korumak amacıyla konulmuş ise ve ihlali sonrasında kendi tepki ve davranışlarımızı yönlendirebiliyorsak amacına ulaşmıştır. Ama sınırlarımız karşımızdakilerden beklentilerimize bağlı ise, sağlıksız bir sınır belirleme işlemidir.
Çünkü çevremizdeki herkesin ve her şeyin kendi rengi, görüntüsü, doğası vardır. Bazen kendimizi kontrol etmekte bile zorlanırken, karşımızdakileri kontrol etmeyi nasıl düşünebiliriz. Demek ki sınırlarımızı koyarken, çevremizdeki kişilerden beklentilerimize göre olmamalı. Arkadaşım zor günümde bana destek olmalı, bencil olmamalı gibi sınırlar değil, böyle yaparlarsa ben ne yapmalıyım üzerine kurulmalı. Dünyada ne kadar çok insan var ise, o kadar farklı karakter ile karşı karşıyayız. Hiç kimsenin de davranışını kontrol etme lüksüne sahip değiliz. Ancak kişi ve olaylar karşısındaki duruşumuz ile sınırlarımızı belirleriz. Düşünecek olursak, her geçen yılda dört mevsimi yaşıyoruz. Bu yıl kış gelmesin, iki kez bahar olsun deme şansımız var mı? Her mevsim gelirken, ona göre fiziksel ve ruhsal olarak uyum sağlamak için hazırlık yaparız. Hayatımızdaki bazı şeyleri değiştirecek güce sahip olsak da bu durum her şey için söz konusu değildir. Bu durumda uyum haline geçip, o durumla yaşamayı ve uyum içinde olabilmeyi öğrenmeliyiz. Her zaman tutunabileceğimiz, bizi ayağa kaldırabilecek cankurtaranlarımız olmalı. Gece ve gündüz gibi, mevsimler gibi, sayısız farklı karakterdeki insanlar gibi sürprizlerle gelir hayat. Kontrol etme derdine düşmeden, kendi sağlam duruşumuzu ortaya koyabilmeliyiz. Her zaman tebessüm ile olmasa da buruk bir iç çekişle, yıkılmadan geçiştirebilmeliyiz. Ağır ağır ve umudumuzu hep diri tutarak.