Anne…
Senin adını söylediğimde
İçimde eski bir çöl rüzgârı eser;
yorgun, sıcak ve dua kokulu…
Sanki uzak minarelerden yükselen
bir sabah ezanı gibi
ruhuma huzur iner.
Ben seni yalnızca
beni büyüten bir kadın sandım yıllarca.
Oysa sen,
Allah’ın merhametini
ellerinde taşıyan bir rahmetmişsin.
Bir çocuk düşmeden önce
annenin yüreği sızlarmış meğer.
Ben bunu büyüyünce öğrendim.
Çünkü ben ağladığımda
önce senin gözlerin dolardı.
Ey annem…
Sen konuşunca
evimizin duvarları bile yumuşardı.
Bir “Yavrum…” deyişin vardı;
dünyanın bütün gürültüsünü sustururdu.
Sen sofraya yemek koymazdın sadece;
huzur koyardın, bereket koyardın.
Bir lokmanın içine
sabır karıştırır,
şefkat serperdin.
Bu yüzden hiçbir nimet
senin elinden çıkan ekmek kadar güzel olmadı.
Bazen seni gizlice izlerdim annem…
Herkes uyurken bile
senin yorgunluğun uyumazdı.
Bir annenin uykusu
evladının nefesi kadar hafif olurmuş.
Şimdi anlıyorum;
neden cennet
annelerin ayaklarının altına serildi…
Çünkü Allah,
merhametin dünyadaki şeklini göstermek istediğinde
anneyi yarattı.
Sen hastalandığında
evimizin ışığı azalıyor annem.
Çünkü sen yalnız bir insan değilsin;
bir evin duası,
bir ailenin kalbi,
bir çocuğun sığınağısın.
Ey annem…
Senin ellerin
dünyanın en güzel duasıdır.
Başımı okşadığında
içimdeki bütün korkular susar.
İnsan büyüdükçe anlıyor bazı şeyleri…
Dünyada herkes yorabilir insanı,
herkes kırabilir.
Ama anne,
evladının kırık yerlerini bile
sessizce sarar.
Bir gün aynaya baktım annem…
Yüzümde sana benzeyen çizgiler gördüm.
O an anladım ki
insan yaşlandıkça
annesine daha çok benziyor;
ve annesini daha çok özlüyor.
Ey benim ömrüme serilmiş rahmet…
Sen gidince
hangi kapı beni koşulsuz affeder?
Kim sesimden yorgun olduğumu anlar?
Kim “Yedin mi evladım?” diyerek
bir cümleyi duaya dönüştürür?
Şimdi bütün şiirler sussa bile
senin adın kalır içimde.
Çünkü “anne” kelimesi
yalnız bir söz değildir;
bir sığınaktır…
Ve ben biliyorum ki;
bu dünyada cenneti görmek isteyen
önce annesinin gözlerine bakmalıdır…