Bir ülkenin ne kadar demokratik olduğunu anlamak için sadece anayasalarını okumak, resmi söylemlerine kulak vermek ya da seçim sonuçlarına bakmak yeterli olmayabilir. Bazen tek bir olay, ciltler dolusu kitaptan daha fazla şey anlatır.
Düşünün ki, İsveç'in en uzun süre görev yapan eski başbakanlarından biri, yıllarca ülkesini yönetmiş, uluslararası alanda saygınlık kazanmış bir devlet adamı… Bir gün Stockholm Arlanda Havalimanı'na geldiğinde sıraya giriyor. Ne özel bir kapı açılıyor ne VIP koridoru hazırlanıyor, ne de çevresinde ayrıcalık sağlayacak bir devlet görevlisi var. Gümrük polisi kendisini durduruyor, valizi açılıyor, çantası aranıyor, kimliği kontrol ediliyor. Tıpkı o gün havaalanından geçen sıradan bir vatandaş gibi...
Bu olay, İsveç Adalet Bakanı Gunnar Strömmer'in gözleri önünde gerçekleşiyor. Kontrol edilen kişi ise eski İsveç Başbakanı Carl Bildt. Bildt'in verdiği kısa tepki dikkat çekici: 'Bu neyin tiyatrosu böyle? Acelem var.' Ancak sistem durmuyor, polis görevini yapmaya devam ediyor. Çünkü İsveç’te devletin karşısında duran kişinin kim olduğu değil, kuralların ne söylediği önemlidir. İşte gerçek hukuk devleti tam da burada başlar. Demokrasinin özü, güçlü insanlara ayrıcalık tanımak değil; kuralları herkes için eşit uygulayabilmektir.
Arlanda Havalimanı'ndaki operasyon sıradan bir güvenlik kontrolü değildi. Polis, gümrük, sosyal sigorta kurumu, vergi dairesi ve icra kurumları ortak bir çalışma yürütüyordu. Amaç; suç gelirlerini, kara para trafiğini, sosyal yardım dolandırıcılıklarını ve yasa dışı ekonomik faaliyetleri ortaya çıkarmaktı. Operasyon kapsamında milyonlarca kron değerinde lüks ürünlere ve nakit paralara el konuldu. Ancak asıl dikkat çeken şey, operasyonun büyüklüğü değil, kuralların herkese aynı şekilde uygulanmasıydı. Eski başbakan olmak bu denetimden muaf değildi. Çünkü sistem kişilere göre şekillenmiyordu. Siyasetçiye başka, vatandaşa başka bir hukuk uygulanmıyordu.
Gelişmiş demokrasiler ile gelişmekte olan demokrasiler arasındaki en büyük farklardan biri de burada ortaya çıkıyor. Şimdi insan ister istemez kendi ülkesini düşünüyor. Aynı olay Türkiye'de yaşansaydı ne olurdu? Sadece eski bir başbakanı değil, herhangi bir milletvekilini, üst düzey bürokratı veya tanınmış bir siyasetçiyi havaalanında sıradan vatandaşlarla aynı prosedüre tabi tuttuğunuzu düşünün. Muhtemelen televizyon kanalları saatlerce bu olayı tartışırdı. Sosyal medya ikiye bölünürdü. Bir kesim bunu hukukun gereği olarak görürken, diğer kesim 'makama saygısızlık' olarak değerlendirirdi. Belki soruşturmalar açılırdı, belki görevli memurlar baskı altında kalırdı. Belki de olayın kendisi değil, olayı gerçekleştirenler tartışma konusu olurdu. Çünkü bizim coğrafyamızda yıllardır süregelen bir anlayış var: Makam yükseldikçe kuralların esnemesi gerektiğine inanan bir anlayış...
Oysa gelişmiş ülkelerde tam tersine, makam büyüdükçe sorumluluk da büyür. Yetki arttıkça denetim de artar. Güç yükseldikçe hesap verme zorunluluğu da artar. İsveç'i güçlü yapan şey sadece yüksek gelir seviyesi değildir. Sadece teknolojisi, sanayisi ya da sosyal devlet sistemi de değildir. Asıl güç; vatandaşın devlete güvenebilmesidir. Çünkü vatandaş bilir ki aynı polis memuru, aynı kurumu temsil ederek hem sıradan bir işçiye hem de eski başbakana aynı kuralları uygulayacaktır.
Bu güven tesadüfen oluşmaz. Yıllar içinde inşa edilir, şeffaflıkla büyür, hesap verebilirlikle güçlenir, eşitlikle kök salar. Bugün İsveç'te bir belediye başkanı bisikletle işe gidebilir. Bir bakan markette kasaya girip sırasını bekleyebilir. Bir milletvekili toplu taşıma kullanabilir. Bunlar haber değeri bile taşımaz. Çünkü toplumun gözünde siyasetçi, vatandaşın üstünde değil; vatandaş adına görev yapan geçici bir kamu görevlisidir. Aslında demokrasinin özü de budur: Devleti yönetenlerin halktan kopmaması, makamların kutsallaştırılmaması, kuralların insanlara göre değişmemesi...
Bugün Avrupa'nın birçok ülkesini ayakta tutan temel unsur ekonomik güçten önce kurumsal güvendir. Yatırımcıyı çeken de budur, refahı büyüten de budur, toplumsal huzuru sağlayan da budur. Çünkü insanlar bilir ki hukuk bir gün kendileri için de lazım olacaktır. Gerçek hukuk devletinde dokunulmaz insanlar yoktur. Dokunulmaz olan yalnızca hukuktur. Gerçek demokraside ayrıcalıklı kişiler yoktur. Ayrıcalıklı olan yalnızca kurallardır.
Belki de Türkiye'nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey yeni sloganlar, yeni tartışmalar veya yeni kutuplaşmalar değildir. İhtiyacımız olan şey; kişilere göre değil, ilkelere göre işleyen bir devlet düzenidir. Çünkü güçlü devlet, güçlü insanların bulunduğu devlet değildir. Güçlü devlet, güçlü kurumların bulunduğu devlettir. Ve unutulmamalıdır ki; bir ülkede makamların itibarı adaletten daha değerli hale gelmişse, orada demokrasi zayıflamaya başlamış demektir. Ama adalet, makamların da üzerinde tutuluyorsa... İşte o zaman gerçek demokrasi vardır.