İran savaşında ilk perde kapandı mı

Mürsel Acay

Orta Doğu’da gerilim yine bildik bir döngüye girmiş durumda: yükselen tansiyon, sert açıklamalar, sınırlı ama ses getiren askeri hamleler ve ardından “şimdi ne olacak?” sorusu. İran ile İsrail arasında son dönemde yaşanan gelişmeler de tam olarak bu çerçevede ilerliyor. İlk bakışta iki tarafın da istediğini tam anlamıyla elde edemediği bir tablo var. Ancak derine inildiğinde, sahadaki mevcut durumun İran lehine şekillendiğini söylemek yanlış olmaz

İran topraklarının doğrudan hedef alınması, psikolojik ve askeri açıdan önemli bir eşikti. Buna rağmen Tahran yönetimi geri adım atmadı. Aksine, bölgedeki stratejik avantajlarını daha görünür hale getirdi. Körfez’deki denge hâlâ İran’ın elinde ve daha da önemlisi, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol kartı masada duruyor. Bu kart, sadece askeri değil, küresel ekonomik dengeler açısından da son derece kritik. İran’ın bu hattı istediği zaman yavaşlatabileceği ya da tamamen kilitleyebileceği gerçeği, onu sahada olduğundan daha güçlü gösteren bir çarpan etkisi yaratıyor. Avrupa ülkeleri enerji sıkıntısı yaşamaya başladı. Almanya’nın gemileri körfezde sıkışmış durumda. Alman armatörler sesini yükseltiyor gemileri için. Ve bu durumda Almanya acaba Trump’ın Hürmüz Boğazı’na destek için çağrısına yanıt olarak güç gönderir mi sorusunu akla geliyor.

Öte yandan bu çatışmanın sonsuza kadar sıcak kalması mümkün değil. Er ya da geç bir masa kurulacak. Belki bu hafta, belki birkaç hafta sonra. Zira her iki taraf da kontrollü bir gerilimden yana gibi görünüyor. Ancak burada kritik bir eşik var: İran’ın savaşı şimdi sonlandırması, ülkesinde ciddi bir tepki doğurabilir. Devam etmesi ise riskleri katlayarak büyütebilir. Bu nedenle Tahran yönetimi için “devam mı, tamam mı?” sorusu sadece askeri değil, aynı zamanda siyasi bir sınav niteliğinde.

ABD cephesinde ise söylem ile gerçeklik arasında dikkat çekici bir mesafe var. İran’a yönelik olası bir kara operasyonu dillendiriliyor. Bölgeye sevk edilen deniz piyadeleri ve açıklanan asker sayıları, bu ihtimalin tamamen masadan kalkmadığını gösteriyor. Ancak askeri gerçeklikler bu söylemi desteklemekten uzak. İran’ın coğrafi yapısı, sarp arazileri ve yerel güçlerin sahaya hâkimiyeti düşünüldüğünde, sınırlı bir kuvvetle başarı elde etmek neredeyse imkânsız. Dahası, böyle bir operasyonun maliyeti sadece askeri değil, politik açıdan da ağır olur.  Askeri zayiat ABD açısından çok fazla olur.

Belki de ABD’nin asıl amacı doğrudan bir işgal değil, baskıyı artırarak İran’ı müzakere masasında taviz vermeye zorlamak. Ancak burada da başka bir duvar var: İran’ın önüne konulan şartları kabul etmesi, kendi iç siyasetinde “teslimiyet” olarak okunur. Bu da mevcut yönetimin göze alabileceği bir risk değil. İran yönetimi bu 15 maddelik anlaşmayı asla kabul etmez.

Tüm bu gelişmelerin ekonomik yansımaları ise en az jeopolitik sonuçlar kadar önemli. Piyasalar netlikten hoşlanır; belirsizlik ise dalgalanmayı beraberinde getirir. Bugün gördüğümüz tam olarak bu: bir gün yükselen, ertesi gün düşen kırılgan bir denge. Açıklamalarla geçici rahatlamalar yaşansa da kalıcı bir güven ortamı oluşmuş değil. Piyasalar Trump’a güvenmiyor. Altın ve petrol, dünya ekonomisi için vazgeçilmez gerçeklik.

Türkiye bu durumda sürekli barış için çağrılar yapıyor. Bölgedeki güçlü konumu sayesinde söz sahibi olan Türkiye hep bu savaşın yanlış olduğunu savunuyor.  Cumhurbaşkanı Erdoğan her konuşmasında sürekli barışı dillendiriyor. Ve saldırının doğru olmadığını belirtiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, önceki gün, “Türkiye olarak insani değerleri ve adaleti merkeze alan ilkeli, kararlı ve barış odaklı duruşumuzu sürdürmeye, yalnızca bölgemizde değil tüm dünyada huzur ve güvenin yeniden inşa edilmesi için tüm imkanlarımızı seferber etmeye kararlılıkla devam edeceğiz” açıklamasında bulunmuştu

Erdoğan geçtiğimiz günlerde de “Netenyahu’nun başında olduğu katliam şebekesi derhal durdurulmalı. Savaş İsrail’in savaşı olmakla birlikte bedelini tüm dünya ödüyor” diye tepki göstermişti.