Orta Doğu’da güç dengeleri ve güvenlik ikilemi
- Oluşturulma Tarihi : 22.03.2026 13:34
- Güncelleme Tarihi : 22.03.2026 13:34
Orta Doğu bir kez daha tarihsel kırılma anlarından birini yaşıyor. Bölgedeki gerilim sadece askeri cephelerde değil; enerji piyasalarından küresel ekonomiye, diplomatik dengelerden güvenlik algılarına kadar geniş bir alana yayılmış durumda. Özellikle İran merkezli gelişmeler, Körfez ülkelerinden Avrupa’ya, Çin’den ABD’ye kadar herkesin hesaplarını yeniden gözden geçirmesine neden oluyor.
ABD’nin İsrail’i koruma refleksi güçlü ve net. Ancak aynı kararlılığın Körfez ülkeleri için gösterilememesi, bu ülkelerde ciddi bir sorgulama başlatmış görünüyor. “Bu savaşın içinde neden biz de hedef haline geldik?” sorusu artık yüksek sesle dile getiriliyor. Körfez başkentlerinde hissedilen şey yalnızca askeri tehdit değil; aynı zamanda bir güvenlik boşluğu ve belirsizlik.
Bu noktada savaşın kaderinin petrolden bağımsız olduğunu söylemek zor. Enerji, bu çatışmanın görünmeyen ama belirleyici damarlarından biri. Petrol fiyatlarının yükselmesi, özellikle Avrupa için yeni bir enerji krizinin habercisi. Çin ise şimdilik bu dalgadan görece daha az etkileniyor gibi görünse de, savaşın uzaması halinde üretim ve tedarik zincirlerinde ciddi kırılmalar yaşaması kaçınılmaz.
İsrail için Orta Doğu’nun karışması, dikkatlerin dağılması ve cephelerin genişlemesi iyi bir durum. Bu durumun insani maliyeti ne kadar ağır olursa olsun, jeopolitik hesaplar çoğu zaman bu tür kaygıların önüne geçiyor. Yani ne ekonomik ne de insani durumlar İsrail’in umurunda değil. Dünya’daki Siyonistler ekonomik olarak İsrail’in arkasında zaten. İnsani olarak bakılırsa ise İsrail hiçbir zaman insani bakmıyor. Gazze’de yaptıklarını görüyoruz.
Son günlerde İran’a yönelik olası bir kara operasyonu da daha sık konuşulmaya başlandı. Ancak bu senaryo, kağıt üzerinde göründüğü kadar kolay değil. İran, coğrafi yapısı ve askeri hazırlığıyla klasik bir işgal senaryosuna uygun bir ülke değil. Özellikle güney bölgelerinin dağlık yapısı, savunmayı ciddi ölçüde güçlendiriyor. Böyle bir müdahale, saldıran taraf için ağır kayıplar anlamına gelebilir ve bu durum, müdahaleyi gerçekleştiren ülkelerin iç kamuoyunda ciddi tepkilere yol açabilir.
İran’ın iç güvenlik zaafları ise ayrı bir tartışma konusu. Üst düzey isimlere yönelik suikastlar ve hassas hedeflerin vurulabilmesi, ülkede ciddi bir istihbarat açığı olduğu yönündeki iddiaları güçlendiriyor. Bu durum, savaşın sadece dış cephede değil, içeride de sürdüğünü gösteriyor.
Öte yandan İran’ın stratejik yaklaşımı da dikkat çekici. “Eğer ben kaybedeceksem, herkes kaybetsin” anlayışı, çatışmanın yayılma riskini artırıyor. Körfez ülkelerine yönelik saldırılar da bu yaklaşımın bir yansıması olarak okunabilir. Bu durum, söz konusu ülkelerde derin bir güvenlik ikilemi yaratıyor: İran artık yalnızca bir rakip değil, doğrudan bir tehdit olarak algılanıyor.
ABD ve İsrail bölgede güvensizlik tohumları da ekmiş oldu. Bu durum körfez ülkelerini yeniden güvenlik arayışına itiyor. Bu da ABD’yi, Körfez ülkeleri için yeniden vazgeçilmez bir aktör haline getiriyor. Körfez ülkeleri ‘İran bundan sonrada bizi saldırabilir” düşüncesine kapılmış durumda. Yani İran artık her zaman onlar için bir tehdit durumunda
Aslında Orta Doğu’da yaşananlar, yalnızca bir savaş değil; aynı zamanda yeni bir düzenin inşası. Bu düzenin nasıl şekilleneceği ise sadece silahların değil, petrolün, diplomasinin ve algı yönetiminin de belirleyici olduğu uzun bir sürece bağlı.