Orta Doğu yine büyük güçlerin hesaplarının, öngörülerinin ve hatalarının sahnesi haline geldi. ABD’nin İran üzerindeki baskısını artırırken izlediği strateji, sahadaki gerçeklerle giderek daha fazla çelişir bir noktaya sürüklenmiş durumda. Washington’un temel motivasyonunun enerji kaynakları ve nükleer kapasiteye yönelik kontrol arayışı olduğu yönündeki tartışmalar artık daha yüksek sesle dile getiriliyor.
ABD yönetimi, İran’ın elindeki uranyumu nükleer silah üretiminde kullanabileceği varsayımıyla hareket ediyor. Bu varsayım, askeri ve siyasi hamlelerin ana gerekçesi haline getirilmiş durumda. Ancak sahada yaşanan gelişmeler, planların kâğıt üzerindeki kadar “kusursuz” olmadığını açıkça gösteriyor. Rejimi zayıflatmaya yönelik suikastlar ve operasyonlar, beklenen etkiyi yaratmadı; aksine boşalan yerler hızla dolduruldu ve sistem kendi sürekliliğini korudu.
“Rejim giderse halk ayaklanır” tezi de pratikte karşılık bulmadı. Bu durum, dış müdahaleyle iç dinamikleri şekillendirme anlayışının ne kadar sınırlı olduğunu bir kez daha ortaya koydu. ABD’nin enerji politikaları bağlamında İran petrolüne yöneldiği iddiaları ise küresel ölçekte başka bir çelişkiyi doğurdu: Enerji arz güvenliği tartışmaları derinleşirken, uygulanan baskı politikaları piyasaları daha kırılgan hale getirdi.
Askeri açıdan bakıldığında da tablo karmaşık. Ön hazırlık niteliğindeki hava operasyonları, olası bir kara harekâtını kolaylaştırma amacı taşıyor gibi. Ancak İran’ın savunma kapasitesi beklenenden daha dirençli çıktı. Son zamanlarda İran’ı kendi haa sahasında ABD uçaklarını düşürmesi gündemde. Bu da, operasyonların maliyetini ve riskini artırdı. Bu durum, kara harekâtı ihtimalini daha da tartışmalı hale getiriyor.
ABD’nin bölgeye deniz gücü yığması, klasik caydırıcılık stratejisinin bir parçası olarak okunabilir. Ancak bu güçlerin füze tehdidi nedeniyle menzil dışında tutulması, sahadaki üstünlüğün tartışmalı olduğunu gösteriyor. Aynı şekilde hava unsurlarının da artık daha savunmasız hale gelmesi, askeri denklemi değiştiren bir başka faktör. Yani İran hava sahasına bomba atmak için giren ABD uçakları da artık vurulabiliyor.
Bu durumda, Washington’un önünde net bir çıkış yolu olmadığı görülüyor. Savaşı kontrollü biçimde sonlandırma ve bunu bir “başarı hikâyesi” olarak sunma ihtimali, en gerçekçi seçeneklerden biri olarak öne çıkıyor.
Kara harekâtı ihtimali ise giderek daralan bir çerçeveye sıkışmış durumda. İran ana karasına yönelik geniş çaplı bir operasyonun bedelinin çok ağır olacağı açık. Bu nedenle senaryoların, Basra Körfezi’ndeki sınırlı hedeflere, özellikle adalara yönelmesi şaşırtıcı olmaz. Ne var ki bu “sınırlı” seçenek dahi risksiz değil. İran’ın bu bölgelerde hazırlıksız olduğunu varsaymak, geçmişte yapılan hataların tekrarı anlamına gelebilir.
ABD’nin İran politikası belli. Ne niyetle bu işe giriştiği aaxpaçık ortada. Ancak gerçekler de ortada. Bu durumda atılan her adım yeni bir belirsizliği getirebilir. ABD hiçbir şeyin hesabını tam olarak yapamıyor. Bu durumda en iyi şey bir an önce savaşı sonlandırmak olur.
ABD basını da savaşın sonlandırılması için iki tarafın üst düzeyde görüşmeye başladığını öne sürüyor. Bu görüşmelerin yansımasının birkaç güne kadar görülebileceğini düşünüyorum. Yani aslında en doğru olanda bu. Diplomatik yolla bu işin sonlandırılması.