İnsan Neden Kendi Yaralarını Küçümser?

Ümmü Gülsüm Kaplan

 

“Benimkisi bir şey değil.”
“Başkalarının yaşadıkları daha ağır.”
“Buna mı üzüleceğim?”

Bu cümleler güçlü duruş gibi görünür. Oysa psikolojik olarak çoğu zaman başka bir şeye işaret eder: Kendi acısını geçersizleştirme.

İnsanlar yaralarını küçümsemeyi çoğunlukla bir erdem gibi öğrenir. Çocuklukta “abartma”, “geçer”, “ağlanacak bir şey yok” denilen her an, duygulara konulan küçük bir kilittir. Zamanla insan, üzülmemesi gerektiğine inanır. Hissettiği şeyin adı bile yoktur artık.

Toplum da bu dili besler. Sürekli daha kötüsü gösterilir. Daha zor hayatlar, daha büyük acılar… Böylece kişi şunu düşünür: “Benim yaşadığım buna göre hiçbir şey.” Oysa psikoloji bir acıyı, başka bir acıyla ölçmez. Her yara, yaşandığı bedende gerçektir.

Kendi yaralarını küçümseyen insanlar genellikle çok dayanıklıdır. Ama bu dayanıklılık, her zaman sağlıklı değildir. Çünkü bastırılan duygu kaybolmaz; sadece yön değiştirir. Bedene, öfkeye, tükenmişliğe, ilişkilere sızar. “Sorun yok” diyen beden, bir gün durur.

Bir başka neden de suçluluktur. İnsan, üzülmeye hakkı olmadığını düşünür. Mutlu olduğu şeyler varken acı çekmenin nankörlük olduğunu sanır. Oysa duygular ahlaki değildir. Onlar ne iyi ne kötüdür; sadece vardır.

Kendi yarasını küçümseyen kişi, başkalarının acısını da ya aşırı önemser ya da tamamen yok sayar. Çünkü denge bozulmuştur. Kendine şefkat göstermeyen biri, sağlıklı empati kurmakta zorlanır.

Psikolojik iyileşme, çoğu zaman büyük farkındalıklarla değil, küçük bir cümleyle başlar:
“Bu benim için zor.”

Ne dramatiktir ne zayıflık. Sadece gerçektir.

İnsan yarasını kabul ettiğinde büyütmez; aksine sınırlandırır. İnkâr edilen acı yayılır, kabul edilen acı şekil alır. İyileşmenin yolu, başkasının yarasına bakmak değil, kendi yarasına bakabilmekten geçer.

Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur:
Benim acım kiminle kıyaslandığında geçersiz oluyor?

Çünkü her yara, duyulmayı hak eder.
En azından onu taşıyan kişi tarafından.