İyi niyetli olmak bu ülkede pahalı bir şey.
Sessiz kalırsın, idare edersin, alttan alırsın.
Sonra bir gün bakarsın ki en çok sen yorulmuşsun.
Psikoloji bize şunu söyler: İyi insanlar genellikle sınır koymakta zorlanan insanlardır. Çünkü iyilik, çoğu zaman çocuklukta öğrenilmiş bir onay stratejisidir. “Uyumlu olursam sevilirim”, “Sorun çıkarmazsam kabul edilirim” düşüncesiyle büyüyen birey, yetişkinliğinde de aynı kalıbı sürdürür.
İyi insan olmak; empati kurmak, anlamaya çalışmak, affedebilmek demektir. Ama bu özellikler, yanlış ellerde hızla sömürüye açık hâle gelir. Çünkü herkes empatiyi taşıyamaz. Bazıları için bu, bir davettir: Sınırları zorlamak için.
Toplumda tuhaf bir denge vardır. Sert olan “karakterli”, kırıcı olan “net”, bencil olan “kendini bilen” diye tanımlanır. İyi olan ise “fazla iyi” bulunur. Sanki iyilik, ayarlanması gereken bir kusurmuş gibi.
İyi insanların ortak bir iç sesi vardır: Suçluluk. Hayır dediklerinde, sınır çizdiklerinde, kendilerini seçtiklerinde rahatsız olurlar. Çünkü uzun süre başkalarının ihtiyaçlarına göre yaşamışlardır. Kendi ihtiyaçlarını fark etmek bile zaman alır.
Bu durum zamanla tükenmişlik yaratır. İyi insan, neden yorulduğunu anlayamaz. Çünkü kimseye kötülük yapmamıştır. Ama asıl sorun şudur: Kendine de iyilik yapmamıştır.
Psikolojik olarak sağlıklı iyilik, fedakârlık değildir. Sağlıklı iyilik; sınırı olan, karşılıklılığı gözeten, kendini yok etmeyen bir tutumdur. Sürekli veren ama hiç almayan biri, er ya da geç boşalır. Ve boşalan insan, ya küser ya sertleşir ya da tamamen geri çekilir.
Belki de artık şu ayrımı yapmamız gerekiyor:
İyi insan olmak başka, kendini ihmal eden insan olmak başka.
İyilik; sessizce katlanmak değildir.
İyilik; kendinden vazgeçmek hiç değildir.
Gerçek iyilik, gerektiğinde dur diyebilmektir.
Çünkü kendine iyi davranamayan birinin, dünyaya uzun süre iyi kalması mümkün değildir.