Son günlerde okullarda yaşanan olaylar hepimizi tedirgin ediyor. Ancak sormamız gereken daha derin bir soru var:
Bu yaşananlar gerçekten “tekil olaylar” mı, yoksa daha büyük bir problemin parçaları mı?
Bugün birçok okulda sadece güvenlik değil, temel düzen bile zayıflamış durumda. Temizlik görevlilerinin yetersizliği, hijyenin ikinci plana atılması, okulların fiziksel olarak bakımsız hale gelmesi… Bunlar küçük detaylar gibi görülebilir. Oysa bir çocuğun bulunduğu ortamın düzeni, onun psikolojisini doğrudan etkiler.
Düzensiz bir ortamda büyüyen çocuk, zamanla düzensizliği normalleştirir.
Kuralların zayıf olduğu yerde sınırlar da silikleşir.
Bir diğer mesele ise eğitim sistemine duyulan güvenin giderek azalmasıdır. Liyakat tartışmaları, eğitim kadrolarına dair soru işaretleri ve eğitimin giderek ekonomik bir alana dönüşmesi, aileleri farklı arayışlara itiyor. Özel okulların tek “güvenli seçenek” gibi sunulması, devlet okullarına olan inancı zedeliyor.
Burada durup şunu sormak gerekiyor:
Eğitim, bir hak mı yoksa bir ayrıcalık mı?
Eğer bir toplumda kaliteli ve güvenli eğitim yalnızca belirli bir kesimin ulaşabildiği bir şeye dönüşüyorsa, orada sadece eğitim değil, gelecek de eşitsizleşir.
Peki yaşanan bu olumsuzluklar bilinçli bir yönlendirme mi?
Bu soruya kesin ve kanıtsız cevaplar vermek kolaydır ama sağlıklı değildir. Ancak şunu söylemek mümkündür:
Bir sistemde sorunlar sürekli tekrar ediyorsa, bu artık “tesadüf” değil, yapısal bir problemdir.
Ve yapısal problemler çözülmediğinde, sonuçlarını en ağır şekilde çocuklar öder.
Bugün bazı çocuklar okula korkuyla giderken, bazı aileler “göndermesem mi?” diye düşünüyorsa, burada sadece bireysel olaylardan değil, güven duygusunun zedelenmesinden bahsediyoruz.
Çözüm ise ne komplo üretmek ne de görmezden gelmektir.
Çözüm; sorgulayan, talep eden ve çocuklarının hakkını arayan bir toplum olmaktır.
Daha temiz okullar, daha güçlü kadrolar, daha şeffaf bir sistem…
Bunlar lüks değil, olması gerekenlerdir.
Unutmayalım:
Eğitim zayıflarsa, sadece birey değil, toplum da zayıflar