Tezgah Değil İmza Kürsüsü

Sibel Atapek

Fuarın Görünmez Yarası

Kitap fuarları, kağıt kokusunun heyecana karıştığı, okurla yazarın o büyülü buluşmayı gerçekleştirdiği edebiyat bayramlarıdır. Ancak bu renkli stantların ve bitmek bilmeyen imza kuyruklarının ardında, edebiyatın nezaketiyle bağdaşmayan derin bir yara kanıyor: Var olmak için meslektaşını yok sayanların, parlamak için başkasının ışığını söndürenlerin savaşı.

Pazar Yerinde “Yazar” Kalabilmek

Günümüzde bazı yazarlar için fuar alanları, kültürel bir paylaşım noktasından ziyade bir “hırs arenasına” dönüşmüş durumda. Maalesef bazı kalem sahipleri, daha fazla ilgi çekebilmek adına; yan stanttaki meslektaşını bir rakip esnaf gibi görmeye, onun alanına müdahale etmeye ve hatta başkasının hakkını gasp ederek öne çıkmaya çalışıyor. Burada unutulan en temel gerçek şudur: Yazar, bir “pazarcı” değil; bir düşünce ve estetik mimarıdır. Eğer bir yazarın fuardaki başarısı, yanındaki yazarı dirseğiyle itmesine, onun süresinden çalmasına veya stant sınırlarını ihlal etmesine bağlıysa, o yazarın kaleminin gücü çoktan tükenmiş demektir. Edebiyat dünyası, egoların çarpıştığı bir pazar yeri değil; fikirlerin harmanlandığı onurlu bir kürsü olmalıdır.

Okurun keskin gözü?

Maskelerin Düştüğü An

Bu denklemin en kritik ve bazen de en çok hafife alınan halkası okurdur. Okuyucu sadece bir kitap alıcısı değil, aynı zamanda keskin bir gözlemcidir. Yazarın fuardaki duruşu, kitabın sayfaları arasına gizlenen o samimiyet testinin sahaya yansıma biçimidir. Okur, kitabını okuduğu yazarla tanışmaya geldiğinde aslında bir “hayal” ile buluşur. Sayfalarca “insanlık”, “erdem” ve “hak” üzerine cümleler kuran bir yazarın, fuar alanında bir metrekarelik yer için sergilediği hırslı ve bencil tavır, okurun gözünde en büyük tutarsızlıktır. Okur; zarafeti, nezaketi ve hak yemeyen vakur duruşu seçer. Bir yazar için en büyük kayıp, satılmayan kitap değil; okurun standın önünden geçerken hissettiği o hayal kırıklığıdır.

Hakkın Gasp Edildiği “Reyon” Savaşları

Fuar koridorlarında şahit olduğumuz o hırslı “öne çıkma” çabası, sadece etik bir ihlal değil, aynı zamanda yazarın kendi eserine yaptığı bir hakarettir. Başka bir yazarın hakkını gasp ederek, onu sahanın dışına iterek elde edilen o geçici popülarite, yazarın kendi manevi derinliğini tükettiğinin kanıtıdır. Gerçek bir kalem sahibi, parlamak için başkasının sönmesini beklemez; aksine, edebiyatın o büyük meşalesini meslektaşlarıyla beraber taşımaktan onur duyar.

Üslup, Kelamın Referansıdır

Fuar biter, ışıklar söner, stantlar toplanır... Geriye sadece satılan kitap sayıları değil, o koridorlarda sergilenen karakter kalır. Başkasının omuzlarına basarak yükselenler günü kurtarabilir, ancak sadece “yazar” kalabilenler edebiyat tarihinde ve okurun kalbinde yer bulabilir. Yazarlık, bir başkasını yok sayarak değil, kendi sözünün ağırlığı ve mesleki zarafetiyle var olma sanatıdır. Unutulmamalıdır ki; yazarın en büyük edebi eseri, hayat karşısındaki duruşudur.

Aynı koridorda yürürken

birbirine omuz atan kalemler gördüm,

mürekkebi henüz kurumamış kibirlerle

başkasının ışığını gölgeleyen…

Oysa kitap fuarları

bir pazar gürültüsü değil,

kelimelerin birbirine selam verdiği

sessiz bir edep yeriydi.

Bir yazar düşünün;

sayfalarda insanlığı anlatırken

bir metrekarelik alan için

vicdanını daraltan…

İmza sırası uzasın diye

yanındaki sesi kısmaya çalışan,

alkışı çoğalsın diye

başkasının varlığını eksilten…

Bilmez ki okur sadece kitabı okumaz;

gözleriyle insanı da okur.

Bir tebessümü, belki derin bir bakışı.