“Bazı ütü izleri sadece kumaşın üzerinde değil, insanın ruhunda durur.”
Değerli okurlar, bu hafta sizlerle bayramın neşesinden değil, o neşenin uzağında, sessiz bir apartman dairesinde yankılanan bir hayat hikâyesini paylaşmak istiyorum. Kalemimden dökülen bu satırlar, belki bir komşunuzun, belki bir akrabanızın, belki de yarınki “bizim” hikâyemizdir...
EMANET ANAHTAR
Bayramın ikinci günüydü.
İzmir’in kalabalığında, Balçova’daki eski bir apartmanda olan harekete karşı Kemal Bey’in dairesinde sessizlik hâkimdi.
72 yaşındaki emekli öğretmen Kemal Bey, üç günlük bayrama göre hazırlanmış, her güne ayrı gömlek ve pantolon hazırlamıştı. İlk gün birinci sıradaki ütülü gömleğini giymiş, köstekli saatini cebine koymuş ve bayram için hazırlanmıştı.
Evi pırıl pırıldı; sanki her an kapı çalacak, torunları içeri dalıp ellerini öpecekmiş gibi...
Sabah erkenden oğlu Murat aramıştı:
“Baba, biliyorsun çocuklar çok yorgun, hanım da biraz rahatsız. Bu bayram gelemiyoruz ama haftaya telafi ederiz, tamam mı? Sen iyisin değil mi?”
Kemal Bey, mutfaktaki boş masaya, özenle hazırladığı yiyeceklere baktı. Boğazı düğümlendi ama sesi her zamanki gibi gururlu ve kararlı bir tondaydı:
“Tabii oğlum, ne demek. Ben çok iyiyim. Zaten arkadaşlarla plan yaptık, dışarı çıkacağız. Siz dinlenmenize bakın.”

Aslında arkadaşı falan yoktu. Çoğu ya göçüp gitmiş ya da evlatlarının yanına yerleşmişti.
Öğleden sonra kızı Selin aradı:
“Babacığım, biz tatildeyiz biliyorsun. Otel çok kalabalık ama aklımız sende. Yalnız değilsin değil mi?”
Kemal Bey, televizyonun sesini biraz açtı; arkadan insan sesleri gelsin diye:
“Yalnız olur muyum kızım? Komşular sağ olsun, az önce gittiler. Gelen giden çok, sen çocuklarla eğlenmene bak, ben çok iyiyim.” dedi ve telefon kapandı. Kemal Bey televizyonu susturdu. Evin sessizliği, bir çığlık gibi üzerine çöktü.
Kendi kendine mırıldandı:
“Yük olmamalıyım. Onların hayatı var, yorulmasınlar.”
Bayramın üçüncü günü akşamı apartman görevlisi kapıyı çaldı. Cevap alamayınca birkaç kez daha uğradı ve sonunda yedek anahtarla içeri girdi.
Kemal Bey, salonun cam kenarındaki berjer koltuğunda oturuyordu. Önündeki sehpanın üzerinde üç tane zarf duruyordu. Biri oğlu için, biri kızı için, biri de görevli için...
Görevli, titreyen ellerle oğlu Murat’a ait olan zarfı açtı. İçinde sadece bir anahtar ve kısa bir not vardı:
“Oğlum, kapının arkasındaki askıda duran poşette sizlere vermek için yaptığım ve torunlara aldığım bir şeyler var, onları torunlarıma ver. Selin’e söyle, en sevdiği kurabiyelerden annenin tarif defterinden bakarak yaptım, kutuya koydum. Bana ‘nasılsın’ diye sorduğunuzda ‘iyiyim’ dedim ya... O benim size son yalanımdı. Çünkü bir babanın evladına verebileceği son hediye huzurudur. Yük olmadan gitmek istedim. Bayramınız kutlu olsun.”
Kemal Bey’in cansız bedeni, umutla ütülenmiş gömlek ve pantolonlarıyla koltukta öylece duruyordu.
Ertesi sabah Murat ve Selin eve ulaştıklarında, mutfaktaki o hiç dokunulmamış bayram sofrasını gördüler. Kurabiyeler kutuda, masadaki yiyeceklerin rengi bozulmaya yüz tutmuştu.
Ama en çok canlarını yakan, babalarının telefonda söylediği o son kelimeydi:
“Ben iyiyim.”
Şimdi o iki kardeş, hayatları boyunca taşıyacakları en ağır yükle baş başaydılar:
Zamanında sorulmamış gerçek bir “Nasılsın?” sorusunun ağırlığı.