Çocuklar konuşamadığında bedenleri konuşur: Korku ve kaygının bedensel dili

Ege Ece Birsel

Çocukluk, duyguların henüz kelimelere tam olarak dökülemediği, yaşantının büyük ölçüde beden üzerinden hissedildiği bir dönemdir. Bir yetişkin için “kaygılıyım” demek mümkünken, bir çocuk çoğu zaman bunu söyleyemez; onun yerine karın ağrısı yaşar, başı döner, mide bulantısı hisseder ya da nedensiz gibi görünen ağlama krizlerine girer. Bu noktada karşımıza çıkan şey, çoğu zaman yanlış anlaşılan ama oldukça temel bir süreçtir: bedenselleştirme.
Bedenselleştirme, çocuğun yaşadığı duygusal yükün beden aracılığıyla ifade edilmesidir. Bu durum, dışarıdan bakıldığında “abartı”, “naz” ya da “ilgi çekme” davranışı gibi yorumlanabilir. Oysa mesele çoğunlukla çocuğun bir şeyleri ifade edememesi değil, henüz ifade edebilecek bir içsel dil geliştirememiş olmasıdır. Başka bir deyişle, çocuk konuşamadığında beden konuşur.
Burada kritik olan nokta, zihin ve bedenin birbirinden ayrı iki yapı olmadığı gerçeğidir. Uzun yıllar boyunca etkisini sürdüren ve kökeni Aydınlanma düşüncesine dayanan zihin-beden ayrımı, duyguların “zihinsel”, hastalıkların ise “bedensel” olduğu yönünde yanıltıcı bir algı yaratmıştır. Oysa güncel bilimsel veriler, bu iki alanın iç içe geçmiş bir sistem olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Duygular yalnızca zihinde yaşanmaz; aynı zamanda sinir sistemi, hormonlar ve organlar aracılığıyla bedende hissedilir ve ifade edilir.
Bir çocuk korktuğunda kalbi hızlanır. Kaygılandığında mide sistemi etkilenir. Utandığında yüzü kızarır. Tehdit algıladığında ise beden, evrimsel olarak programlanmış olan savaş, kaç ya da don tepkilerinden birini devreye sokar. Bu tepkiler öğrenilmiş değil, doğuştan gelen ve yaşamı sürdürmeye yönelik biyolojik mekanizmalardır. Ancak çocuk, bu yoğun fizyolojik uyarılmayı “korktum” ya da “endişeliyim” şeklinde anlamlandıramadığında, yaşadığı şey onun için yalnızca “karnım ağrıyor” gerçeğine dönüşür.
Özellikle erken çocukluk döneminde, duyguların gelişimi doğrudan bakım verenle kurulan ilişki üzerinden şekillenir. Bir çocuk düştüğünde sadece dizini incitmez; aynı zamanda korkar, şaşırır ve ne olduğunu anlamlandırmaya çalışır. Eğer bu noktada bir yetişkin çocuğun duygusunu adlandırırsa—”korktun galiba”, “canın yandı ve bu seni ürküttü”—çocuk zamanla bedeninde hissettiği uyarılmayı bir duygu olarak tanımayı öğrenir. Bu süreç, duyguların bedenden zihne taşınmasıdır.
Ancak bu tür bir yansıtma ve adlandırma yeterince gerçekleşmediğinde, çocuk için bedensel deneyim ile duygusal anlam arasında bir köprü kurulamaz. Böyle durumlarda beden, duyguların ana ifade alanı olarak kalmaya devam eder. Okula gitmek istemeyen bir çocuğun sabahları mide bulantısı yaşaması, sınav öncesi baş ağrısı şikayetlerinin artması ya da sosyal ortamlarda karın ağrısının ortaya çıkması çoğu zaman bu bağlamda değerlendirilmelidir.
Bu noktada sıkça karşılaşılan bir başka kavram da aleksitimidir. Aleksitimi, kişinin duygularını tanımakta, ayırt etmekte ve ifade etmekte güçlük yaşaması anlamına gelir. Çocukluk döneminde duyguların yeterince aynalanmaması, görmezden gelinmesi ya da cezalandırılması, ilerleyen yıllarda bu tür bir duygusal körlüğe zemin hazırlayabilir. Bu bireyler yetişkin olduklarında da çoğu zaman “neden kötü hissettiğini bilmeyen ama bedeninde sürekli bir şeyler hisseden” kişiler haline gelebilirler.
Araştırmalar, bedenselleştirmenin yalnızca bireysel bir özellik olmadığını; aynı zamanda bağlanma örüntüleri, erken dönem güvensizlik deneyimleri ve travmatik yaşantılarla yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Güvende hissetmeyen bir çocuk için dünya öngörülemez ve tehditkâr bir yer haline gelebilir. Bu durumda beden, sürekli tetikte olan bir alarm sistemi gibi çalışır. En küçük stres uyaranı bile bedensel bir belirtiye dönüşebilir.
Günlük yaşamda da bu durumu sıkça gözlemleriz. Örneğin, önemli bir değişim sürecinden geçen çocuklarda—taşınma, okul değişikliği, ebeveyn ayrılığı gibi—bedensel şikayetlerin arttığı görülür. Tıbbi olarak açıklanamayan ama çocuğun yaşantısında oldukça gerçek olan bu belirtiler, aslında “görünmeyen” bir duygusal yükün görünür hale gelmesidir.
Bu noktada yapılması gereken, bedensel belirtileri ortadan kaldırmaya çalışmaktan önce, onların ne anlattığını duymaya çalışmaktır. Çünkü beden çoğu zaman bir sorun değil, bir mesaj taşıyıcısıdır. Çocuğun “karnım ağrıyor” demesi, bazen “korkuyorum”, “yalnız hissediyorum” ya da “baş edemiyorum” demenin tek yolu olabilir.
Psikoterapi süreci bu açıdan önemli bir dönüşüm alanı sunar. Çocuğun yaşadığı bedensel deneyimler yavaş yavaş anlamlandırılır, adlandırılır ve sözel bir ifadeye kavuşur. Bu süreçte amaç, bedeni susturmak değil; bedeni dinleyerek duygulara ulaşmaktır. Çünkü bir çocuk duygularını kelimelerle ifade etmeye başladığında, bedenin bu yükü taşımasına artık aynı ölçüde ihtiyaç kalmaz.
Sonuç olarak, çocukların korku ve kaygıyı bedensel yollarla ifade etmesi bir zayıflık ya da sorun değil; gelişimsel bir gerçekliktir. Asıl mesele, bu dili anlayabilmek ve çocuğa duygularını taşıyabileceği yeni yollar sunabilmektir. Çünkü her belirti, aslında duyulmayı bekleyen bir hikâyedir. Ve o hikâye anlaşılabildiğinde, beden yavaş yavaş susar; yerini sözcüklere bırakır.