Hayatın Zorluğu ve Stres

Ege Ece Birsel

Stres, hayat zorlaştıkça daha da artar. Ancak hayatın zorlaşmasıyla birlikte stres seviyemizin ve stres toleransımızın nasıl ilerleyeceği büyük ölçüde bizim elimizdedir. Stresle ilgili aklımıza gelen en önemli noktalardan biri şudur: kişiler zorluk ya da nahoş bir an deneyimlediklerinde onlara “şu anda bunun farkında mıydın?” diye sormak oldukça aydınlatıcı olur. Çünkü bir anın içinde farkında olmak, o anı seçilebilir hale getirir. Uyaran ile tepki arasında bir boşluk vardır ve bu boşluk kullanıldığında kişi seçim yapabilir. Seçim yaptıktan sonra ise özgürleşir; kendini her zaman verdiği otomatik tepkilerin tek seçenekli kalıplarına sıkıştırmak zorunda kalmaz.
Mindfulness yaklaşımında içeriği değiştirmeye çalışmayız; bunun yerine dikkatin ve farkındalığın sınırlarını genişletiriz. Stresle çalışırken “savaşmak” kelimesini kullanmak yerine, onunla daha sağlıklı bir ilişki kurmayı hedeflemek daha destekleyicidir. Çünkü stresin amacı savaşmak değildir. Burada hatırlanan şey, tek bir seçeneğe mahkûm olmadığımızdır. Nahoş anlarda, yaşadığımız olaylarla o olaylara yüklediğimiz yorumları ayırt edebilmek, yaptığımız yorumların tek ve mutlak olmadığını fark etmek ve aslında sınırsız seçeneklerin varlığını görebilmek oldukça kıymetlidir. Bu nedenle asıl mesele stresin kendisi değil, onunla kurduğumuz ilişkidir.
Stres tek boyutlu bir yapı değildir; psikolojik, fizyolojik ve sosyal düzeyleri vardır ve bu düzeyler birbiriyle ilişkilidir. Stres bazen bir uyaran olarak, bazen de bir tepki olarak ortaya çıkar. “Stresi hissediyorum” dediğimizde çoğu zaman aslında bir olaya verdiğimiz tepkiyi ifade ederiz. Bu nedenle stresi bir tepki olarak tanımladığımızda, onun hayatımızdaki durumlara verdiğimiz yanıtlarla ilgili olduğunu söylemiş oluruz. Uyaranı tanımlamak için “stresör” kavramını kullanırız. Stres, herhangi bir baskı ya da talep karşısında organizmanın verdiği bütüncül bir zihin-beden tepkisidir ve hangi stresör deneyimlenirse deneyimlensin, bu tepki her zaman bütüncül bir yapıya sahiptir.
Stresörler yalnızca dışsal olaylar değildir; aynı zamanda içsel süreçlerden de kaynaklanabilir. Zihnimizde oluşan endişeli düşünceler, olumsuz senaryolar, kaygılar ve duygusal zorlanmalar da birer stres kaynağı olabilir. Bu nedenle insan zaman zaman kendi kendisinin stresörü haline gelebilir. Kendi düşüncelerimizle kendimizi tetikleyebiliriz. Bu durum, kişinin kendi zihnine güvenmekte zorlanmasına yol açabilir; çünkü zihnin ürettiği içerikler bazen yanıltıcı, zorlayıcı ve gerçek dışı olabilir. Böyle durumlarda kişi kendisine karşı yabancılaşabilir, hatta kendisini adeta bir düşman gibi algılamaya başlayabilir.
Stresin fizyolojik boyutu da oldukça önemlidir. Stres, bağışıklık sistemini etkileyebilir ve uzun vadede çeşitli fiziksel rahatsızlıklara zemin hazırlayabilir. Genetik faktörler önemli olsa da bu genetik yatkınlıkların ortaya çıkıp çıkmaması büyük ölçüde bireyin yaşam tarzı ve verdiği tepkilerle ilişkilidir. Organizmanın mikroplara ya da tehditlere verdiği tepkilerin yetersizliği de hastalıklara yol açabilir. Bu süreç, bazen “genel adaptasyon sendromu” olarak tanımlanır. Organizma bir tehdit, travma ya da değişimle karşılaştığında —bu değişim olumlu bile olsa— uyum sağlama ihtiyacı duyar. Uyumun başarısı bu noktada kritik hale gelir.
Aslında stres, organizmada bir denge bozulması yaratır ve bu dengeyi yeniden kurmak için bir uyum tepkisi gerektirir. Bu yönüyle stres, yaşamı koruyan bir mekanizma olarak da görülebilir. Stres yaşamın doğal bir parçasıdır ve ondan tamamen kaçınmak mümkün değildir. Ancak organizma bu karmaşık süreçte en sonunda adaptasyon sağlamaya çalışır. İnsan yaşamı da büyük ölçüde bu adaptasyon kapasitesi üzerine kuruludur. Eğer yaşadığımız değişimlere, baskılara ya da zorlayıcı durumlara karşı düzensiz ve uyumsuz tepkiler verirsek, bu durum hem ruhsal hem de fiziksel hastalıklara yol açabilir.
Bu nedenle stresle baş etme çabalarının etkinliği son derece önemlidir. Ne kadar adaptif, esnek ve uyum sağlayıcı tepkiler geliştirebilirsek, kendimizi hastalıklardan o kadar koruyabiliriz. Sağlık, yalnızca stresin varlığıyla değil, bireyin stresi nasıl algıladığı ve yönettiğiyle ilgilidir. Bu noktada iyi oluş hali (well-being), bireyin ne kadar fonksiyonel ve adaptif tepkiler verebildiğiyle doğrudan ilişkilidir. Bu konular, Positive Psychology alanında da detaylı şekilde incelenmiştir.
Bununla birlikte bazı stresörler vardır ki bireyin algısından bağımsız olarak yıkıcı olabilir; salgın hastalıklar, ölüm, kronik rahatsızlıklar gibi durumlar bu gruba girer. Öte yandan, çoğu zaman fark etmediğimiz küçük stresörler —hava değişimi, mevsimsel etkiler gibi— birikerek genel stres düzeyimizi etkileyebilir. Ne kadar stres yaşadığımız, bu stresörleri ne kadar fark ettiğimiz ve onlarla nasıl başa çıktığımızla doğrudan ilişkilidir.
Her bir stresör için ayrı ayrı çözüm üretmek yerine, genel olarak değişim ve zorluklarla başa çıkmaya yönelik bir yaklaşım geliştirmek daha işlevseldir. Bu sürecin ilk adımı, stres altında olduğumuzu fark etmektir. Öğrenilmiş çaresizlik ise bireyi adaptif olmayan stres tepkilerine götüren önemli bir süreçtir. Kişi hiçbir şeyin işe yaramayacağına inandığında stres düzeyi artar ve baş etme becerileri zayıflar. Ancak çaresizlik öğrenilmiş bir durumdur ve bu nedenle değiştirilebilir. Kontrolün tamamen dışarıda olduğu inancı, bireyin stresle baş etme kapasitesini düşürür ve kişiyi otomatik, alışıldık ama işlevsiz tepkilere yönlendirir.
Psikolojik stres, birey ile çevre arasında kurulan ilişkisel bir süreç olarak da ele alınır. Kişi bir durumu zorlayıcı olarak değerlendirip kendi kaynaklarını yetersiz gördüğünde stres ortaya çıkar ve bu durum iyi oluş halini tehdit eder. Bu nedenle anda ortaya çıkan deneyimlerle yüzleşmek, onları değerlendirmek ve onlarla nasıl bir ilişki kuracağını seçmek büyük önem taşır. Mindfulness yaklaşımı da tam olarak bu noktada devreye girer; kişiye anda kalma, fark etme ve bilinçli seçim yapma imkânı sunar.
Sonuç olarak stresle baş etme, bireyin sahip olduğu kaynaklarla doğrudan ilişkilidir. Kaynakları daha sınırlı olan bireylerin stresle baş etme düzeyi daha düşük olabilirken, kaynakları daha güçlü olan bireyler stresle daha esnek ve sağlıklı bir ilişki kurabilir. Bu nedenle stresle baş etme aslında bireyin en önemli kaynaklarından biridir ve geliştirilebilir bir kapasitedir.