Aynadaki İnce Çizgi: Özgüvenin Vakarı, Şımarıklığın Yankısı
- Oluşturulma Tarihi : 05.02.2026 09:17
- Güncelleme Tarihi : 05.02.2026 09:17
Modern zamanların en büyük yanılgılarından biri, sesin yüksekliğini haklılığın ölçüsü, cüretkârlığı ise karakterin gücü sanmamızdır. Bugün hem bireysel limanlarımızda hem de toplumsal meydanlarımızda tehlikeli bir kavram karmaşası yaşıyoruz: Özgüven ile şımarıklığı aynı kumaştan sanıyor, birinin asaletini diğerinin hoyratlığına kurban ediyoruz. Oysa bu iki kavram, aynı madalyonun iki yüzü değil; biri ruhun mimarisi, diğeri ise karakterin erozyonudur.
Özgüven, akademik ve ruhsal bir perspektifle bakıldığında, bireyin kendi yetkinliklerinin, sınırlarının ve değerinin farkında olma halidir. Bir “iç kale” inşasıdır. Özgüvenli insan, sessizdir; çünkü ispat yükümlülüğü hissetmez. Onun gücü, bir başkasını ezerek değil, kendi potansiyelini ayağa kaldırarak tezahür eder. Hata yaptığında bunu bir gelişim verisi olarak kabul eder, eleştiriyi ise kişiliğine saldırı değil, zihnine bir katkı olarak görür. Özgüven, bir tevazu disiplinidir; çünkü gerçek bir güç, bağırmaya ihtiyaç duymaz.
Şımarıklık ise tam aksine, özgüvenin bittiği yerde başlayan bir illüzyon, bir “benlik obezitesi”dir. Şımarık birey, sınır tanımazlığı özgürlük; kibri ise özgüven sanır. Her türlü arzunun anında tatmin edilmesini hak görme yanılgısı, beraberinde derin bir empati yoksunluğunu getirir. Şımarıklık, dışarıdan gelen onaya ve sürekli bir alkış tufanına muhtaçtır. Özgüvenli kişi bir dağ gibi kendi ağırlığıyla dururken, şımarık kişi ancak başkalarının omuzlarına basarak yükseldiğini zanneder. Bu durum toplumsal ölçekte, nezaketin saflık, kural tanımazlığın ise “işini bilmek” olarak pazarlandığı bir değerler çürümesine yol açar.
Toplumsal olarak bu karmaşanın bedelini, sarsılan adalet duygumuz ve zayıflayan kolektif bağlarımızla ödüyoruz. Özgüvenli bireylerden oluşan bir toplum, eleştiriye açık, müzakere kültürü gelişmiş ve sarsılmaz bir omurgaya sahiptir. Ancak şımarıklığın “kendini gerçekleştirme” maskesi altında alkışlandığı bir iklimde, ortak yaşamın çimentosu olan nezaket buharlaşır. Hak etmediği ilgiyi talep edenler, emeğin ve liyakatin sesini bastırır.
Kendimize şu dürüst soruyu sormalıyız: Aynaya baktığımızda gördüğümüz o dik duruş, kendi emeğimizin ve karakterimizin bir sonucu mu, yoksa sınır tanımayan bir egonun gövde gösterisi mi? Gerçek gelişim, şımarıklığın gürültülü boşluğundan kurtulup, özgüvenin vakur derinliğine inmekle başlar. Çünkü dünya, sadece bağıranları değil, varlığıyla güven verenleri hatırlar.