Mutluluk Diktatörlüğü: Hüzne Yer Açmak

Metin Olataş

Modern dünyanın üzerimize boca ettiği o ışıltılı ve bitmek bilmeyen “mutluluk” vaadi, artık ruhlarımızı besleyen bir gıdadan ziyade, taşınması imkansız bir yüke dönüştü. Her sabah ekranlarımızı açtığımızda karşımıza çıkan kusursuz gülümsemeler, “pozitif kal” telkinleri ve başarı hikayeleri, farkında olmadan bize şunu fısıldıyor: Eğer mutlu değilsen, bir şeyler yanlış gidiyor. Oysa insanın doğası, sadece güneşli günlerden ibaret bir mevsim değil; içinde fırtınaların koptuğu, yaprakların döküldüğü ve kışın sessizliğine büründüğü dönemleri de barındıran devasa bir ekosistemdir. Sürekli mutlu olmak zorunda olduğumuza dair o amansız inanç, bizi kendi hakikatimize yabancılaştırırken, aslında insan olmanın en kıymetli parçalarından birini, yani hüzne sarılabilme yetimizi elimizden alıyor.

Psikolojik bir zorbalığa dönüşen bu “zorunlu neşe” hali, bizi içsel bir ikiyüzlülüğe itiyor. Üzgün olduğumuzda yetersiz, kaygılı olduğumuzda ise “bozuk” hissediyoruz. Oysa acı, sadece kaçılması gereken bir düşman değil; ruhun büyüme sancısıdır. Bir kaybın ardından tutulan yas, bir başarısızlığın ardından hissedilen o ağır boşluk veya bazen hiçbir neden yokken çöken o melankolik bulut, aslında zihnimizin derinliklerinde gerçekleşen bir onarım sürecidir. Tıpkı toprağın ürün verebilmek için kara ve kışa ihtiyaç duyması gibi, insan ruhu da derinliğini bu gölgeli anlarda kazanır. Acıyı bastırmak için harcadığımız o muazzam enerji, bizi iyileştirmek yerine daha da yorgun düşürüyor. Kendi karanlığına bakma cesareti gösteremeyen birinin, gerçek aydınlığın kıymetini bilmesi ne kadar mümkündür?

Toplumsal düzeyde ise bu durum, derin bağların yerini yapay bir nezakete bırakmasına neden oluyor. Birbirimize “nasılsın?” diye sorduğumuzda aldığımız o ezberlenmiş “iyiyim” cevapları, gerçek dertlerin üzerini örten ince bir tül gibi aramızda duruyor. Yaralarımızı sakladıkça, birbirimizin yaralarına merhem olma şansını da kaybediyoruz. Oysa insanı insana bağlayan şey, paylaşılan zaferlerden ziyade, birlikte göğüslenen zorluklardır. Kusurlarımızı, hüzünlerimizi ve o “mutsuz” anlarımızı masaya koyabildiğimiz ölçüde sahici bir yakınlık kurabiliriz. Mutluluğu bir varış noktası değil, yolun üzerindeki duraklardan sadece biri olarak kabul ettiğimizde, üzerimizdeki o görünmez baskı da hafiflemeye başlayacaktır.

Ağlamanın güçsüzlük, susmanın depresyon, durup dinlenmenin ise bir zaman kaybı olarak görüldüğü bu hız çağında, kendimize “mutsuz olma hakkı” tanımalıyız. Hayat, her zaman yukarılara tırmanan bir grafik değildir; bazen durmak, bazen gerilemek ve bazen de sadece olduğun yerde kalıp o hüznün tadına bakmak gerekir. Gerçek huzur, sürekli gülümsemek değil; gelen her duyguyu, kapısını çalan bir misafir gibi ağırlayabilme olgunluğundadır.

Yıldızlar ancak karanlık çöktüğünde görünür hale gelir ve ruhun ışığı da çoğu zaman o en zifiri dertlerin içinden süzülüp gelir.