İnsanlığın Boğulduğu Sular: Diğerinin Acısına Körleşmek

Metin Olataş

Alevlerin arasında kalan bir ormanda, sulara gömülen bir teknede ya da enkazın altında uzanan bir elde... Afetler ve felaketler, tarihin her döneminde insan soyunun en saf dayanışmasını, en katıksız merhametini ortaya çıkaran devasa birer ayna olmuştur. Ya da biz öyle bilirdik...

Son zamanlarda gözlerimizin önünde cereyan eden kaza ve felaketlerde, o aynanın çatladığını ve içinden tekinsiz bir karanlığın sızdığını dehşetle izliyoruz. En son KKTC ile Türkiye arasındaki hırçın sularda batan göçmen gemisinin ardından fısıldanan —hatta fısıldanmayı geçip uluorta haykırılan— o kan dondurucu cümleler göğsümüze ağır bir taş gibi oturdu: “Bırakın, onlar bizden değil...” Peki, insanlık ne zaman ve nasıl bu hale geldi? Bir insanın can çekişmesini, yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide çırpınışını izlerken; onun pasaportuna, diline ya da ırkına bakıp merhameti teyellemek hangi vicdana sığar? Psikolojik açıdan bakarsak, bu durum insan zihninin en tehlikeli tuzaklarından biridir: Ötekileştirme ve duyarsızlaşma. Kendi acımıza kilitlenip başkasının acısını sadece bir “istatistik” ya da “yük” olarak görmeye başladığımızda, empatimizi kaybederiz. Bir insanı sırf kendi “grubumuzdan” olduğu sürece yaşama layık görmek, insan olmanın en temel harcını reddetmektir. Korku ve gelecek kaygısı biriktikçe, insan zihni ilkel bir kabile refleksine geri döner: “Sadece benimkiler yaşasın, gerisi yok olsun.” Oysa bir insanın boğulurken çıkardığı o son nefesin dili, dini ya da ırkı yoktur. O ses, katıksız bir yaşam çığlığıdır.

Sosyolojik düzlemde ise nefretin bu denli sıradanlaşması, toplumsal ahlakın gözeneklerine kadar sirayet eden derin bir çürümedir. Siyasetin ayrıştırıcı dili, medyanın “biz ve onlar” kutuplaşması ve sosyal medyanın yarattığı yankı odaları, insanları nefret söylemini fütursuzca sarf edebilecek kadar cesur kıldı. Afet anında bile yardım elini kimliğe göre uzatmak, toplumsal pusulanın tamamen bozulduğunun resmidir. Yangında kendi komşusunun evini söndürürken, iki sokak ötedeki “yabancının” harabesine sırtını dönen bir anlayış, günün sonunda kendi evinin de yanmasına zemin hazırlar. Çünkü nefret seçici bir canavar değildir; bir kez beslendiğinde en nihayetinde sahibini de yutar. Peki, bu karanlık çağda insanlığımızı kurtarmak hâlâ mümkün mü? Evet, mümkün. Ama bu ancak “konforlu vicdanlarımızdan” silkelenip, gerçekçi ve cesur bir yüzleşmeyle başlayabilir:

Sessiz kalmamak: Bir insanın rengi veya pasaportu ne olursa olsun; onun yaşam hakkına kasteden her ırkçı söylemin karşısında durmak en temel insani ödevimizdir.

Empatiyi sınırların ötesine taşımak: Merhameti sadece “bizden olana” göstermek, bir tür vicdan tüccarlığıdır. Gerçek insancıllık, hiç tanımadığımız ve dilini dahi bilmediğimiz birinin acısıyla sarsılabilmektir.

Ortak acılarda eşitlenmek: Doğal afetler bize en acı yoldan şunu öğretir: Doğa da ölüm de ayrım yapmaz. Sulara gömülen bir teknedeki çocuğun gözlerindeki korkuyla, kendi evladımızın gözündeki korku tıpatıp aynıdır.

Açıkça sormak zorundayız: Bir insanın boğuluşunu “bizden değil” diyerek izleyen bir topluluk mu olacağız, yoksa o batan teknedeki her canı kendi insanlığımızın bir parçası sayıp avuçlarımızı uzatacak mıyız?

İnsanlık coğrafi sınırlarda ya da kan bağında değil; bir başkasının acısına sızlayan o sessiz vicdanda saklıdır. Ve biz o vicdanı kaybetmediğimiz sürece, sular ne kadar karanlık olursa olsun, bizi karaya çıkaracak bir umut hep var olacaktır.