Sabah çayımızı yudumlarken ekranlara düşen bir tartışma, bir otobüs durağında aniden yükselen sesler ya da bir aile sofrasında sırf farklı sandıklara oy verildiği için giren o buz gibi soğukluk... Son yıllarda hayatımızın her kılcal damarına sızan siyaset, ne yazık ki bir vizyon yarışı olmaktan çıkıp, bizi birbirimize düşman eden görünmez bir duvara dönüştü. Oysa durup nefes alarak kendimize sormamız gereken çok basit bir soru var: Siyaset gerçekten hayatımızın tam merkezinde durmak zorunda mı?
Psikolojik bir pencereden baktığımızda, siyasetin bu derece kimlikleştirilmesi ve kutsallaştırılması, insan zihninde 'biz ve onlar' ayrımını tetikler. Kendimizi bir siyasi görüş üzerinden tanımlamaya başladığımızda, karşı taraftaki insanı bir düşünce rakibi olarak değil, varlığımıza yönelik bir tehdit olarak görmeye başlarız. Bu durum, insanı sürekli bir 'savunma ve saldırı' halinde tutarak ruhsal olarak yorar, şüpheci yapar ve şefkat duygusunu törpüler. Oysa siyasi partiler; son tahlilde sadece farklı toplum sözleşmeleri sunan, hizmet yarışı içindeki kurumlardır. Bir partinin seçimi kazanması ya da kaybetmesi, yan komşumuzla paylaştığımız o insani bağı, selamı ve ortak kaderi yok etmeye yetmemelidir. Hiçbir siyasi söylem, bir dostun kalbini kırmaya ya da bir akrabanın yüzüne kapıyı kapatmaya değecek kadar kutsal değildir.
Sosyolojik açıdan ise siyasetin hayatın tek gündemi haline getirilmesi, toplum olarak asıl odaklanmamız gereken meselelerin üzerini örten bir sis perdesidir. Bizler enerjimizi ve zamanımızı partiler arası polemiklerde taraf tutarak tüketirken; sosyal refahımızı, yaşam kalitemizi, eğitimdeki niteliği ve insanca yaşama standartlarımızı talep etmeyi unutuyoruz. Siyaset, hayatın amacı değil; sadece daha iyi bir yaşamı inşa etmenin araçlarından biridir. Odak noktamız bir partinin zaferi değil; çocuklarımızın güvenle büyüyeceği, gençlerin geleceğe umutla bakacağı, sokaklarında huzurla yürüyeceğimiz bir toplumsal refah düzeni olmalıdır.
İnsancıl bir bakış açısı, siyaseti ait olduğu yere, yani sandık gününe ve parlamento çatısı altına iade etmeyi gerektirir. Siyasetçilerin kendi aralarındaki sert rekabeti, bizim günlük ilişkilerimizin harcı olmamalıdır. Fırından aynı ekmeği alan, aynı otobüste yan yana seyahat eden, aynı yağmurda ısınan ve aynı hüzünlerle buruklaşan insanlarız. Farklı renklere oy vermek, farklı dünyaların insanı olduğumuz anlamına gelmez.
Hayat, siyasi tartışmaların gürültüsüne kurban edilmeyecek kadar kısa ve kıymetlidir. Siyasetin ayrıştırıcı diline inat; birbirimizin yüzüne bakabilmeyi, elini tutabilmeyi ve odağımızı yeniden 'insanca yaşamaya' çevirmeyi başarmalıyız. Çünkü günün sonunda sandıklar kapanır, sloganlar susar; ama geriye yine yan yana yaşamak zorunda olan bizler kalırız.