BERKAY ERDEN / ÖZEL HABER - Üretimin ve ülke ekonomisinin ihtiyacını karşılamak amacıyla ülke genelinde açılan madenlerin hammadde ve istihdam gibi konularda olumlu yönleri bulunsa da, gerek işletme gerekse de işletme sonrası aşamada yarattığı olumsuzluklar doğaya zarar veriyor. Doğal hayatı ve yeraltı sularını doğrudan etkileyen madenlerin Türkiye’nin büyük bir bölümüne yayıldığına dikkat çeken Ege Çevre Kültür Platformu (EGEÇEP) Bilim Kurulu Üyesi Erhan İçöz, madencilik faaliyetlerinin kalıcı tahribatlara yol açtığını ifade etti. Maden ve taş ocaklarının işletme süreci kadar işletme sonrasında da ciddi sorunlar yarattığını söyleyen İçöz, şirketlerin madeni işletmeye açarken yatırdıkları düşük teminat bedellerini yakarak kaçındığı rehabilitasyon sürecinin faturasının kamunun sırtında yük olarak kaldığını vurguladı.

ÜLKENİN YÜZDE 60’I MADEN
Milli parklar dahil Türkiye’nin büyük bir bölümünün maden alanı olarak ruhsatlandırıldığına dikkat çeken İçöz, “Maden ve taşocağı sahaları yarattıkları ve bazen can kayıplarına da neden olan tehlikeleri, görsel kirliliklerin yanı sıra birçok ekolojik kirliliğe de yol açıyor. Tema vakfının 2021 yılı verilerine göre, Türkiye’nin yaklaşık yüzde 60’ı maden alanı olarak ruhsatlandırılmış durumda. Doğal nitelikleri ve nadir canlı türleri ile milli park ilan edilen alanların da yüzde 51’i maden sahası olarak işlenmiş durumda. Maden ruhsatlarının bir kısmı ormanda, bir kısmı yerleşim yerlerinde bir kısmı meralardadır. Bu ruhsatlar faaliyete geçtiklerinde, bir daha geri dönüşü mümkün olmayan bir tahribat oluşuyor” dedi.

SUSUZLUĞUN BİR NEDENİ DE MADENLER
Tüm dünyada olduğu gibi İzmir’inde ana sorunlarından biri olan su kıtlığının oluşmasında madenlerin de büyük rol oynadığını ifade eden İçöz, madenlerin yağış rejimini ve oluşan yağışların yeraltına ulaşımını etkilediğini söyledi. Bu durumun tarımsal faaliyetleri de etkilediğine dikkat çeken İçöz, “Madenler- taş ocakları, çoğu kez dağlarda ve yamaçlarda yer alıyor. Buralar, yağışların yeraltı sularını en çok beslediği alanlar. Dolayısıyla, maden- taş ocağı işletilmeleri sırasında yapılan kazılar ve patlatmalarla, yer altı su rejimleri değişiyor ve kimi zaman da yağışların yeraltına süzülemesin engelliyor. Özellikle de çatlaklı kireçtaşlarının işletilmesi yer altı sularını olumsuz etkiliyor. Madenlerin önemli bir bölümü ise orman alanlarında bulunmaktadır. Bu yüzden ormansızlaşan alanlar da yer altı suları açısından başka bir olumsuzluğa neden oluyor. Ormanların yağış çekme özelliği bulunduğunu düşünürsek, yaşadığımız kuraklığa bir katkının da madenlerden geldiği açık. Büyük bölümü fay zonları üzerinde yer alan madenler yağışların fay zonları ile drene olup yeraltı sularını beslemesini engelliyor. Yer altı sularının beslenememesi, ovalarda açılan sondajların giderek daha derin açılması sonucunu doğuruyor. Bu da tarımı olumsuz etkiliyor. Uşak Kışladağ altın madeni, yıllar önce uyardığımız gibi Ulubey Ovasının suyunu tüketerek Uşak yöresini susuz bırakması buna somut bir örnek. Görsel kirliliğe yol açamasalar da kapalı ocaklar aynı şekilde yer altı sularını etkilemektedir. Yer altı su seviyesine kadar inen galeriler, kazı sırasında açığa çıkan birçok zehirli kimyasalların yer altı sularını kirletmelerine neden oluyor. İzmir’in damı olan Efemçukuru altın madeni için aynı endişeyi taşıyoruz. Üstelik burası, yaklaşık 300 bin kişiye su sağlaması planlanan Çamlı Baraj havzasında bulunuyor” diye konuştu.

TEMİNATI YAKMAK DAHA KARLI
Maden ve taş ocaklarının işletmesi bitince alanın rehabilite edilmesi için şirketlerden teminat alındığını belirten İçöz, çoğu durumda ödenen bu teminatın alanda yapılacak rehabilitasyon çalışmalarından çok daha düşük bir bedel olduğunu söyledi. Bu nedenle şirketlerin teminatı gözden çıkararak, rehabilitasyondan kaçındığını belirten İçöz, açıklamalarını şu şekilde bitirdi: “Madenler ve taş ocakları, işletme sonrası da sorun yaratmaya devam ediyor. Derin hafriyatlarla, yapılan patlatmalarla dayanıksızlaşan yamaçlar, aşırı yağışlar sonrası heyelanlara ve sellere yol açabiliyor. Üzerlerindeki mineralce zengin toprak sıyrıldığı için de buralarda ağaç yetişememekte ya da çok uzun yıllar sonra yetişebilmektedir. Oysa rehabilitasyon projelerinde buraların ağaçlandırılmaları ön görülmektedir. Belki fidan dikiyorlar ama sarp yamaçlarda sulama yapılamadığı için bu fidanların büyük çoğunluğu tutmamaktadır. Yasada yer alan, çevreyle uyum veya rehabilitasyon amaçlı maddelerde boşluklar var. Bu amaçla yatırılan teminatların, çoğu kez rehabilitasyon için gerekli harcamaların altında kaldığı durumlarda, maden işletmecisi teminatını yakıp rehabilitasyon yükünden sıyrılıyor. Teminat bedelini aşan ve işletmeci tarafından gerçekleştirilmeyen doğayla uyumluluk işlemleri, yasaya göre kamu tarafından gerçekleştirilmek durumunda yani dolaylı olarak vatandaşın sırtına yükleniyor. Doğal olarak, işletme sonrası iflasını isteyen işletmeden, teminatı dışında bir ücret de talep edilemiyor. Diğer yandan, maden ocaklarının önemli bir bölümü aslında doğal yaşam alanlarıdır. Çok çeşitli hayvanlar ve bitkilerin yaşadığı bu alanlar, hafriyatlar, patlatmalar, araç trafiği, özellikle de yüksek besin değerindeki toprağın sıyrılması sonucu besinsiz kaldıklarından yöreden göç etmek zorunda kalmaktadır. Tüm bu olumsuzluklar nedeniyle, zorunlu ihtiyaca yönelik madenler, sadece kamu eliyle, doğaya en az zarar verecek şekilde ve yeterli miktarlarda işletilmeli Bu sayede, madenciliğin zararları en aza indirilebilir diye düşünüyorum.”